Azerbaycan-Ermenistan Çatışmalarına Tarihsel Bir Bakış

Azerbaycan’ın Tovuz bölgesinde son dönemde yaşanan çatışmalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin de dikkatini çekmeye devam etmektedir. Yaşanan çatışmanın özünü anlamak maksadıyla tarihsel süreci incelemek elzemdir. Bu tarihsel çalışmada ise tarihin pek çok karanlık noktası aydınlatılacak ve Türkiye’deki tarih literatürüne bir takım yeni fikirler getirecektir.

Bölgede yaşanan gerginliğin geçmişe dayanan bir gerçekliğinin olduğunu söylemek mümkündür. Siyasi Tarih’ten haiz olduğumuz “Metternich Sistemi” durumunda başat güç nasıl ki Avusturya ise, Kafkasya tarihinin de bir bölümünde başat güç “Çarlık Rusya” ve “Sovyetler Birliği” olmuştur. Bu yüzden yapay bir Ermeni devletinin oluşum fikri I. Petro döneminde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Petro, güneye yolladığı ajanlara bölgede Rusya’nın faydalanabileceği halkı tespit etmeleri için emir verdiği gerçeğini bilmekteyiz. Bugün Rusya’nın Ermenistan’ın arkasında durmadığını iddia edenler, tarihsel gerçekliğin birtakım nüanslarını kaçırmaktadırlar. Örneğin, 1801’de İrevan Hanlığının Lori-Pembek bölgesine dahil olan Rus ordularının; Azerbaycan Türkleri’nin günümüze kadar gelen sistematik sürgünlerinin başlangıç noktası olarak saymak kaçınılmazdır. Rusların bölgedeki en asli amacı demografik yapıyı değiştirerek bölgede bir Ermeni çoğunluğun var olmasını sağlamaktı. İlerleyen tarihsel süreçte de amacın bu olduğunu açıkça görülmektedir. 1828 yılında Çarlık Rusya ve İran arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması, kritik bir dönüm noktası olmaktadır. Türkmençay Antlaşmasından itibaren bölge, göçmen Ermenilerin yurdu haline dönüşmeye başladı.

Yapılan araştırmalardan yola çıkarak 1826-1828 yılları arasında Rus-İran ve 1828-1829 yılları arasında Çarlık Rusya ile Osmanlı arasında yaşanan savaşlardan sonra, Batı Azerbaycan’ın Ermeni nüfusu sûni bir şekilde bölgenin yerli halkı olan Müslüman Türk nüfusunun sayısına yetiştiğini okumaktayız. Türkmençay Antlaşması’nın ardından bölgeye İran Ermenisi olan 40.000 aile, 1829 yılında yapılan Edirne Antlaşmasına istinaden Anadolu’dan 84.000 Ermeni aile bu bölgeye göç ettirilmiştir. Bu göç süreci, bölgede yaşayan Azerbaycan Türklerine yönelik saldırıları (repressiya) ve toplumsal sürgünlerin sinyalini vermekteydi.

XVIII – XX. Yüzyılları arasında hem Çarlık Rusya hem de Sovyetler Birliği Kafkasya bölgesinin tamamında, Türk ve Müslüman kökenli bütün halklara sistematik bir şiddet uygulanmıştır. Hatta bir örnek verirsek Çarlık Rusya’sının sömürgelerinde uyguladığı “Slavlaştırma” politikasının birçok halkı tarih sahnesinden sildiği gerçeği de tarihin tozlu raflarında bir bilgi olarak bulunmaktadır.

Katerina’nın kumandanlarından olan Graf Valerian Zubova’ya verdiği emirle Azerbaycan’ın Muğan bölgesinde “Yekatirinaserd” (Yekatirinanın Kalbi) isimli bir kale kurdurmuştur. Burada dikkat çeken konu, bu kalede ikamet edecek Rus askerlerini Gürcü ve Ermeni kadınlarla evlenmeleri için teşvik etmiş ve bölgede kalmalarını istemiştir. Süreci izleyen dönemde Aleksander Gribodeyov Peterburg’a da bölgede kendini Türk olarak adlandıran halkı parçalayarak çeşitli isimlerle tanımlanmasını tatbik etmiştir. Bu Azerbaycan bölgesinde yaşayan Türklerini ismi ve kültürel bölme çabasının başlangıç aşamasıdır. SSCB döneminde de bölgede yaşayan halkın isminin spesifik olarak “Azeri” olarak adlandırılması, bu aşamanın devamı niteliğindedir. SSCB kâğıt üstünde Romanov hanedanını reddetmiş, pratikte de katletmiş olsa da devlet felsefesinin radikal bir değişime uğradığını söylemek zordur. Gorbaçov döneminde “Karabağ” bölgesinin, Ermeni tarihine dayanan bir bölgesi olduğu fikri sıkça konuşulmuştur. Azerbaycan Türkü tarihçilerinin Karabağ’ın tarihsel gerçekliğini kanıtlaması ile halledilen mesele, birliğin dağılmasıyla birlikte tekrar tezahür etmiştir. Bazı uzmanlara göre Sovyetler Birliği’nin dağılmasını hızlandıran olaylardan biri olarak da bu sorun zikredilmektedir. Ermeni milliyetçiliğinin tavrının anlaşılması için bu noktada bir virgül koymak manidar olacaktır. Karabağ bölgesinin tarihsel gerçekliğini aydınlatan Azerbaycan Türkü bir bilim insanını yanlış ameliyat eden Ermeni doktorlar ölmesine vesile olmuşlardır. Bu noktada Ermeni milliyetçiliğinin istedikleri hedefe ulaşmakta ne denli agresif ve sınır tanımaz olduğunu anlamak mümkündür. Ermeni ulusunun milli tarihi açısından hala kesinleşememiş pek çok konu da açıkça kesinliğini beklemektedir. Kaynaklar incelendiğinde, iki farklı çıkış noktasını gösterme durumu mevcuttur. Birtakım kaynaklar Ermeni halkını Medlere dayandırıyorken, birtakım kaynaklar da Ermenilerin kökeninin Urartulardan geldiğini iddia etmektedirler. Şu an için belki de en makul ortak nokta Hayylardan geldiklerine dair sunulan argümandır. Ancak bu konu da karanlık oluşunu korumaktadır. Ermeni halkı da tıpkı Yahudi halkı gibi, din-etnisite birlikteliğini gösteren bir anlayışa sahiptirler. Bu sebeple karmaşık bir coğrafyada kimlik bulmak da zorlaşmaktadır. Ancak muallak olan durumlardan biri de, kaynakların bölgede Gregoryen olan Türklerden de bahsetmesidir.

Tarihsel süreçte ortaya çıkan “Ermeni Vilayeti” ise muallak bir konudur. Bölgede yaşayan Ermeni nüfusu, Türk nüfusundan az olmasına rağmen büyük bir hengâme ile arkasına aldığı Rus desteği böyle bir vilayetin oluşmasını sağlamıştır. “Büyük Ermenistan” ideasının oluşumu ise daha ilginçtir. Ermenistan SSC’nin Sovyet tarihçiliği perspektifinde oluşturduğu tarih anlayışı bu ideayı perçinlemiştir. Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni 1923 yılında Bükreş’te Taşnak Partisi’nin toplantısında yaptığı açıklamalar, bazı nosyonlara açıklık getirmektedir. Anadolu’da yaşanan olayların üzerine konuşan Kaçaznuni “Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. “Türkiye’den denizden denize Ermenistan” talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?” diye anlatmaktadır. Ayrıca Kaçaznuni’nin Ruslar’ın oyununa geldiklerine dair sunduğu fikirler de kaçınılmaz bir gerçektir. Ermeni edebiyatından alıntılar yapmak ise makul fikirler vermektedir. Örneğin Demir Aşot romanı, agresifleşmiş Ermeni milliyetçiliğinin edebiyattaki tezahürüdür. Romanın kahramanı Aşot der ki: “Benim kılıcımdan Türk kanı akıp döküldüğünde ve ben o kanı ayaklarımla ezdiğimde rahatlayacağım.” Ermeni halkı için bir bağımsızlık sembolü haline dönen Nalbandyan’ın vasiyeti ise tavrı açıkça göstermektedir: “Ey Ermeni, eğer sokakta zehirli bir yılan gördüğünde öldürmüyorsan, sorun değil, yılandır… Lakin Türk görüp öldürmediysen, hainsin, vicdansızsın, halk düşmanısın, sen Ermeni değilsin!” Zori Balayan “Ocak” eserindeyse Türkleri insan eti yiyen, kan içen motiflerle imgelemiştir ve Türklerin onların asli düşmanı olduğunu söylemiştir.

Elbette ki her millet kendi faziletlerini, kahramanlıklarını ve pozitif karakteristiğini ortaya koyacak bir resmî ideoloji üzerinden yürümektedir. Bu garip bir anlayış olarak algılanmamalıdır. Ancak Ermeni resmî ideolojisi ve Ermeni milliyetçiliği, başka halklara olan düşmanlık üzerinden tasarlanmış ve tasarlanmaktadır. X.Abovyan’ın -ki kendisi Ermeniler için önemli bir figürdür- “Ermenistan’ın Yaraları” isimli eserinde bölgedeki Revan Hanlığının yönetici sınıfının ve bölge halkının Türk olmasına rağmen onlara bir kez bile böyle hitap etmediğini bilmekteyiz. Bölgedeki Türklerden Fars diye bahseder ve aynı zamanda onlara karşı absürt hakaretler eder ve iftiralar atar. Abovyan’dan dikkatinizi çekecek bir alıntı yapmak isterim: “Biz kendimiz gayet iyi biliyoruz ki Haç ve İncil bizim servetimizdir. Ermeni halkı on iki ve yetmiş iki Hristiyan halkından daha yüksektedir. Ermeni dindarlığı ve inanç sembolleri başka hiçbir halkta yoktur. Ancak gayri Hristiyanlar bizi mezhepten uzaklaştırıyor ve güçten düşürüyorlar…” İşte bu alıntı pek çok açıdan Ermeni milliyetçiliğinin tavrını anlamamızda elzem noktalar sunar. Ermeni milliyetçiliğinin nüanslarını sorgulamak ve yorumlamak onun kültürel değerlerini incelemekle anlaşılacak bir konudur. Ermeni edebiyatının önemli eserlerine göz gezdirmek elzemdir.

1918 yılında AHC hükümetinin bölgedeki Ermenilere karşı bir zorbalık yapmadığı gerçeği gün gibi ortadadır. Pek çok konuda ortak fikir ve yaşam tarzı bile tartışılmıştır. Resulzade önderliğindeki hükümet, Kafkasya’da yaşayan bütün halklara eşit ve dostane bir yaklaşım sergilemekteydi. 1917’de yaşanan Ekim Devrimi’nin ardından, Lenin’in amacı -tıpkı ondan sonra hedefini burası olarak görecek Hitler gibi- Bakü petrollerine ulaşmaktı. Bu sebeple bölgede kurulan AHC hükümetini reddetmiş, Bakü’yü işgal etme girişiminde bulundu. Uzunca bir süre direnen bölge halkına en ağır darbeyi Ermeniler, özellikle Stepan Şaumyan indirdi. Bakü Komünü gücü ile Bolşevikler’den destek alan Şaumyan 26 Temmuz 1918’de Bakü Sovyeti’nde yapılan seçimde yönetimi kaybeder. Gelelim Şaumyan’ın ve taraftarlarının Bolşevizme gönül vermediği de aşikâr bir biçimde ortadadır. Tarihsel süreçte her daim bölge halkını tahakküm altında tutmayan çalışan bir devlet ile entegre olma huyu, Şaumyan’ın ekibinde de bulunmaktadır. Keza süreç de böyle yaşanır. Şaumyan Bolşevikler’in Sovyet organından ve bölgeden ayrılacağını dile getirir. Bolşevikler olmadan Taşnaklar ve Menşeviklerden oluşan hükümet İngiltere ile anlaşır ve aynı gün General Thompshon Bakü’ye girer. Bunları bir kenara koyarsak Sovyet tarihi açısından Şaumyan’ın kimler tarafından öldürüldüğünün muallak olduğu bir durumda, Sovyet rejimi Dağlık Karabağ’da bulunan Hankendi’nin adını Şaumyan’ın şerefine “Stephanakert” olarak değiştirmiştir. Şaumyan’ın imgeleştirilmesi, geçmişe yapılan yolculukta; birtakım tavırların böyle imgeler üstüne kurulmasından kaynaklanmaktadır. Bugün Ermenistan’ın başkenti Erivan’da da Şaumyan’ın bir heykeli bulunmaktadır.

1918’de Taşnak Sütyun Parti’sinin bölgedeki Azerbaycan Türklerine yönelik kıyımını dönemin pek çok aydını tarafından okumaktayız. Güney Azerbaycanlı bir Marksist olan Seyid Cafer Pişeveri’nin bölgedeki olaylara ilişkin açıklaması şöyledir: “Ben 1918 yılının mart ayında Taşnakların vahşiliklerini, günahsız insanların, özellikle tarafsız İranlıların öldürülüp, kervansaraylarda cesetlerinin yakılmasını kendi gözlerimle gördüm. Bu çok vahim ve nefret uyandıran bir eylemdi.” Olayların incelenmesinde tarihsel açıdan en makul araştırma, bölgede o dönemde bulunmuş kişilerin yazılarını okumakla mümkündür. M.Kulka isimli bir turist, Bakü’de bu dönemde yaşanan olaylara yakından şahitlik etmiştir. O’nun görüşleri ise şu şekilde: “Ermeni askerleri Müslüman mahallelerine girip ahaliyi öldürüyor, kılıçlarıyla parçalıyor, süngüleriyle delik deşik ediyordu. Evleri yakıp, çocukları ateşin içine atarak diri diri yakıyor, üç dört günlük bebekleri süngülere takıyorlardı. Onlarda gerçek anlamda ne çocuğa ne yaşlıya ne de kadına merhamet etmek yoktu.

Bu noktada Ermeni ileri gelenlerinin, bölgede yaşayan sivil Türklere yönelik pek çok katliamının olduğu açık bir şekilde kaynaklarda mevcuttur. Bir savunma olarak, Azerbaycan arşivlerinde bulunan bu kaynakların yanlı olacağını iddia edenler elbet çıkacaktır. Ancak kaynaklar Azerbaycan arşivleriyle sınırlı değildir. Tiflis arşivlerinde, İran arşivlerinde ve Rus arşivlerinde de katliamların seyrine dair geniş ölçekte eser bulunmaktadır. Azerbaycan bölgesinde yaşayan Ermenilerin ırkçılığa veya ötekileştirmeye maruz kaldığına dair de herhangi bir argüman yoktur. Öyle ki, Rusların desteği ile Azerbaycan’ın pek çok bölgesini Ermeni valiler yönetmiş ve halka mezalim uygulamışlardır. Sorunun özünü teşkil eden kısmın ne olduğu ve neyi amaçladığı açık bir şekilde ortadadır. Bölgenin huzuru için agresif tavırda milliyetçilik yürüten Ermenistan’ın bu ideolojiyi bırakması gerekmektedir. Ancak Ermenistan hükümetinin tavrından ve anlayışından anladığımız kadarıyla yakın bir gelecekte böyle bir durumun olamayacağı da ortadadır. Azerbaycan Türkleri asırlardır bölgedeki bütün halklar ile huzur içinde yaşamayı şiar edinmiş bir felsefeye sahiptirler. Öyle olmasaydı şayet Mehmet Emin Resulzade şu altın kelimeleri cümleye dökmemiş olurdu: “İnsanlara hürriyet, milletlere istiklal!”