İklim Değişikliği Kavramı ve Uluslararası Gelişmeler

İklim değişikliği tüm dünyanın veya belirli bir yerin iklim özelliklerinin tarihsel süreçte değişikliğe uğramasıdır. Tarih boyunca iklim değişiklikleri savaşlar, göçler, medeniyetlerin yok olması gibi insanlığı derinden etkileyen birçok önemli hadiseye sebep olmuştur. İnsan ömrüne kıyasla çok uzun zamanlarda gerçekleşen bu değişiklikler belli bir noktadan itibaren çok hızlı sonuçlar doğurmaya başlamaktadır. Son yüzyıla kadar doğal etkenlere bağlı olarak değişim gösteren iklim, son yüzyılda sanayi devrimi ile fosil yakıt kullanımın kontrolsüz artması, hızlı nüfus artışı ve kentleşmenin oranının yükselmesi, endüstriyel faaliyetlerin yoğunlaşması gibi etkenler atmosferdeki sera gazı oranı artarak tüm dünyada sıcaklıkların yükselmesine sebep olmuştur. Günümüzde hızlanarak devam eden sıcaklık artışı dünyanın %98 i üzerinde gerçekleşmektedir. Bu oran dünya tarihi boyunca en geniş alanda meydana gelen bir iklim değişikliği sorunu ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir. 2020 yılı itibariyle dünya sıcaklık ortalamalarının 1.1ºC ile 1.3 ºC arasında arttığı söylenmektedir. Bilim insanları 2ºC’yi iklim değişikliğinde geri dönülemez nokta olarak görmektedir. Sıcaklık ortalamalarının artış hızı dikkate alındığında önlem alınmadığı takdirde 2030 yılında tehlikeli sınıra ulaşılması öngörülmektedir.

İklim değişikliği sorununun kabul edilmesi ve çözüm üretilmesi için yapılan akademik çalışmalar uluslararası toplumu harekete geçirmiş ve 1992 yılında Birleşmiş Milletler öncülüğünde Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen “Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” imzaya açılmış ve ülkelerin onaylamasıyla 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme; insan kaynaklı çevresel kirliliklerin iklim üzerinde tehlikeli etkileri olduğunu kabul ederek atmosferdeki sera gazı oranlarını düşürmeyi ve bu gazların olumsuz etkilerini en aza indirerek belli bir seviyede tutmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda genel ilkeler, eylem stratejileri ve ülkelerin yükümlülüklerini düzenlemektedir. Sözleşme; ülkeler arası düzeyde iklim değişikliğine yönelik ilk çevre mutabakatı olması sebebiyle önem arz etmektedir. Hükümetler arası iyi niyet göstergesi olarak imzalanan sözleşme taraf ülkelere herhangi bir yaptırım şartı içermemektedir. Sözleşme, EK-I’de listelenen gelişmiş ülke tarafları için daha sıkı sera gazı salınımını azaltıcı yükümlülükler belirlemektedir. EK-I Tarafları sera gazı salınımını azaltmaya yönelik politika ve önlemler geliştirmekle yükümlüdür. Sözleşme ayrıca bu Tarafların 2000 yılına kadar sera gazı salınımlarını 1990 yılı düzeylerine getirmeleri için yasal olarak bağlayıcı olmayan bir hedef koymuştur.

EK-II’de yer alan gelişmiş ülke Tarafları, gelişmekte olan ülkelere sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak ve uyum için mali kaynak sağlamak ve teknoloji transferi için adımlar atmakla yükümlüdür.

Sözleşmeye 191 ülke ve Avrupa Birliği taraf olmuştur. Türkiye, BMİDÇS(Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) 1992 yılında kabul edildiğinde gelişmiş ülkeler ile birlikte Sözleşme’nin EK-I ve EK-II listelerine dâhil edilmişti. 2001’de Fas’ın Marakeş kentinde gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda alınan kararla Türkiye’nin diğer EK-I taraflarından farklı konumu tanınarak, adı BMİDÇS’nin EK-II listesinden çıkarılmış fakat EK-I listesinde kalmıştır. Ancak Türkiye karbon salınımını sınırlandırma veya azaltma taahhüdü vermemiştir. Türkiye taleplerinin kabul edilmesi üzerine 24 Mayıs 2004’te 189. taraf olarak BMİDÇS’ne katılmıştır.

İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin imzalanmasından sonra Almanya’nın Berlin kentinde taraflar konferansı düzenlenmiştir. Konferansta bir protokol oluşturularak ülkelerin karbon gazı salınımlarını 1990 yılına göre 2005 yılına kadar %20 oranında azaltmaları hedeflenmiştir. Ancak protokol kabul edilmemiş ve bunun yerine 2 yıllık bir süreç başlatılması kararı alınmıştır. Bu süreçteki çalışmalar iki yıl sonra Kyoto Protokolü’nü getirmiştir.

KYOTO PROTOKOLÜ

1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde düzenlenen 3. taraflar konferansında kabul edilmiştir. Protokol, BMİDÇS’nin “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ilkesi” uyarınca taraflar arasında yükümlülükler açısından yaptığı ayrımlaştırmayı izleyerek, gelişmiş ülkelere bağlayıcı salınım azaltma yükümlülükleri getirmiş ve onlara daha ağır bir yük vermiştir. Protokol EK-B listesinde yer alan EK-I Tarafları için, salım hedefi olarak da bilinen, sayısallaştırılmış salınım sınırlama veya azaltma yükümlülükleri belirlemiştir. Protokolün EK-B listesinde yer alan EK-I Tarafları, 38 sanayileşmiş ülke ve Avrupa Topluluğu’nu içermektedir. Protokol ayrıca, EK-B’de listelenen gelişmiş ülke Taraflarının 2008-2012 yılları arasını kapsayan ilk yükümlülük döneminde toplam sera gazı salınımlarını 1990 düzeyinin

% 5.2 altına indirmelerini öngören, toplu bir hedef veya tavan koymuştur. Kyoto Protokolü’nün birinci yükümlülük döneminin 2012 itibarıyla biteceği gerçeğiyle, ikinci dönemin 1 Ocak 2013 tarihinde başlamasına 2011 yılında Durban(Güney Afrika Cumhuriyeti)’da karar verilmiş ancak dönemin ne kadar süreceği netleştirilmemiştir. Doha(Katar)’da yapılan 2012 tarihli Taraflar Toplantısı’nda Kyoto Protokolü’nün 2020 yılına kadar uzatılması kararı alınmıştır. EK-I Tarafı ülkelerin bireysel salım hedefleri “tahsis edilmiş miktar” olarak tanımlanmaktadır ve EK-B’de gösterilmektedir. Bu Taraflar salım sınırlama veya azaltma yükümlülüklerini yerine getirmede Protokol kapsamında oluşturulan “esneklik mekanizmaları”ndan da yararlanabilmektedir. Anlaşmanın 25. maddesine göre anlaşma Protokol en az 55 ülkenin imzalaması ve bunun EK-I ülke salınımlarının en az %55’ine karşılık gelmesi durumunda, buna uyulduğu tarihten sonraki doksanıncı gün yürürlüğe girer.” 55 ülke şartı 23 Mayıs 2002’de İzlanda’nın anlaşmayı kabul etmesi ile, %55 şartı da Rusya’nın 18 Kasım 2004’te anlaşmayı imzalaması ile sağlanmış, anlaşma 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye 5386 Sayılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un 5 Şubat 2009’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabulü ve 13 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’nın ardından, katılım aracının Birleşmiş Milletlere sunulmasıyla 26 Ağustos 2009 tarihinde Kyoto Protokolü’ne Taraf olmuştur. Protokol kabul edildiğinde BMİDÇS tarafı olmayan Türkiye, EK-I Taraflarının sayısallaştırılmış salım sınırlama veya azaltma yükümlülüklerinin tanımlandığı Protokol EK-B listesine dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla, Türkiye’nin herhangi bir sayısallaştırılmış salınım sınırlama veya azaltma yükümlülüğü bulunmamaktadır.

PARİS İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

Kyoto Protokolü’nün 2020 yılında sona erecek olması sebebiyle, 2015 yılında Fransa’nın Paris kentinde gerçekleştirilen 21. Taraflar Konferansı’nda 2020’den sonra geçerli olacak Paris Anlaşması kabul edilmiştir. Anlaşma, 5 Ekim 2016 itibariyle, küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan en az 55 tarafın anlaşmayı onaylaması koşulunun karşılanması sonucunda, 4 Kasım 2016 itibariyle yürürlüğe girmiştir. Türkiye Paris Anlaşması’nı, 22 Nisan 2016 tarihinde, New York’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli İmza Töreni’nde 175 ülke temsilcisiyle birlikte imzalamış, henüz taraf olmamıştır.

Anlaşma, sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun ortadan kaldırılması bağlamında BMİDÇS’nin uygulamasını geliştirmeyi hedeflemektedir. Anlaşmanın uzun dönemli hedefi, küresel ortalama sıcaklık artışının sanayileşme öncesi döneme göre 2°C altında tutulması; ilave olarak ise bu artışın 1,5°C’nin altında tutulmasına yönelik küresel çabaların sürdürülmesi olarak ifade etmektedir. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı uyum kabiliyetinin ve iklim direncinin arttırılması; düşük sera gazı emisyonlu kalkınmanın temin edilmesi ve bunlar gerçekleştirilirken, gıda üretiminin zarar görmemesi diğer bir temel hedef olarak belirtilmektedir. Son olarak, düşük emisyonlu ve iklim dirençli kalkınma yolunda finans akışının istikrarlı hale getirilmesi hedefler arasında yerini almaktadır.

Gerek belirtilen hedeflere ulaşmada, gerek diğer maddelerde uygulamada “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler”  ilkesi prensip olarak benimsenmiştir. Buna göre ülkelerin küresel iklim eylemlerine, kendi imkânları doğrultusunda mümkün mertebe katkı sunmaları öngörülmüştür.  Ülkelerin ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler ilkesi uyarınca gerçekleştirecekleri azaltma, uyum, finans, teknoloji transferi ve kapasite inşası konusundaki Anlaşma’nın temel hedefini yerine getirmeye yönelik faaliyetlerinin yer aldığı “Ulusal Katkı Beyanlarını” her 5 yılda bir sunmaları öngörülmüştür.

Türkiye, Paris Anlaşmasına taraf olmamakla birlikte, Niyet Edilen Ulusal Katkı Beyanını  30 Eylül 2015 tarihinde Sözleşme Sekretaryasına sunmuştur. Türkiye’nin ulusal katkı beyanına göre, sera gazı emisyonlarının 2030 yılında referans senaryoya (BAU) göre artıştan  %21 oranına kadar azaltılması öngörülmüştür.

Türkiye Paris Anlaşmasına iklim değişikliği ile mücadele kapsamında verilecek finansal ve teknolojik desteklerin adil dağıtımı noktasında yaşanan görüş ayrılıkla ve artan nüfus sonucunda sera gazı salınımını mutlak olarak azaltmanın imkânsız olması gerekçeleriyle taraf olmamıştır.

SONUÇ

Başta ABD, Çin, Hindistan, Kanada gibi sera gazı salınımı yüksek ülkelerin taahhütlerini yerine getirmemesi ve gelişmekte olan ülkelerinin taahhütlerini yerine getirmemeleri ve artan dünya nüfusuna bağlı olarak enerji ve gıda ihtiyacının artması sonucunda sera gazı salınımı her geçen yıl artarak devam etmektedir. Uluslararası anlaşmalarda sera gazını azaltma yükümlülüğü bulunan ülkelere verilecek finansal destekler noktasında taraflar arasında uzlaşma sağlanamaması anlaşmalarca belirtilen hedeflere ulaşılması yönünden alınacak tedbirler noktasında hükümetlerce gerekli adımların atılmasını geciktirmektedir.

Artan dünya nüfusunun ortaya çıkardığı enerji ve gıda ihtiyacı yüksek emisyonlu teknolojiler ile giderilmektedir. Sıfır emisyonlu teknolojilerin kullanılmasının ekonomik koşullar nedeniyle ertelenmesi sera gazı salınımını her geçen gün artırmaktadır.

Sayısı artırılabilecek sebepler neticesinde iklim değişikliği ile mücadele noktasında yaşanan aksaklıklar, bilim dünyası tarafından geri dönülemez nokta olarak belirtilen 2ºC’lik sıcaklık artışına dünyanın hızlı adımlarla gitmesine sebep olmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Destanların Efendisi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu‘nun Fikir Dünyası


“Şol gökleri kaldıranın
Donatarak dolduranın
“Ol” deyince olduranın
Doksan dokuz adı ile…”
Türk edebiyatında destan şairi olarak bilinen şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’dur. Destan şairimiz destanı şöyle tanımlıyor: “Destan, milletin en yüksek duygu, düşünce ve isteklerini ifade eden ve değişmez özelliği kahramanlık olan eserlerdir.” Bu kahramanlık eserlerini, Türk milletine büyük bir ustalık ile aktarması hasebiyle Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu destan şairi olarak bilinir. Merhum Servet Kabaklı, Gençosmanoğlu’nu “Destanların Efendisi” olarak nitelemişti. Gerçekten de bu sıfatları hak eden millî duruş ve yüksek seciye sahibi bir şairdir.
Destan şairimiz, 25 Ağustos 1929 yılında Elazığ’ın Ağın ilçesinde dünyaya gelir. İlkokul yılları Ağın’da geçer. Daha o yıllarda şiirler yazmaya başlamıştır. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, ilkokul yıllarının ve öğretmenlerinin kendi üzerinde olumlu tesirler bıraktığını da belirtir. 1946-1947 eğitim-öğretim yılında Akçadağ Köy Enstitüsü’nden mezun olur. Mezuniyetinin ardından Elazığ Merkez’e bağlı olan Bizmişen köyünde öğretmenliğe başlar. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu bu köyde öğretmenlik vazifesini îfâ ederken, ömrünü adadığı Türk milliyetçiliğine hizmet etmeyi de kendine görev bilmiştir. Henüz Elazığ’da bile şubesi olmayan Türk Milliyetçiler Derneği’nin Bizmişen şubesini açar. Ve yoğun gayretleri sonucu köy ahalisinin çok büyük bir kısmını derneğe üye yapar. Daha sonra çeşitli görev yerlerinin ardından tayini Elazığ’ın Hüseynik köyüne çıkar. Bu köyde geçirdiği zamanlar en verimli çağları olmuştur.
Hüseynik’te bulunduğu dönemde Elazığ Gazetesi’nde köşe yazarlığına başlamıştır. Türk kültür adamı, Elazığ’ın kültür elçisi diyebileceğimiz, Av. Fikret Memişoğlu ile de bu köyde tanışmıştır. O dönemde Türk Kültürü Derneği Elazığ Şube başkanı olan Av. Fikret Memişoğlu’nun, kendisi ile ilgilenmesinin bugünlere gelmesinde önemli rol oynadığını ifade eder. Fikret Memişoğlu’nun vefatının ardından kaleme aldığı şiirin ithaf kısmında Gençosmanoğlu, Fikret Memişoğlu için “Üstadım, ağabeyim. Ruhumun ve sanatımın mimarı Fikret Memişoğlu’na” ifadesini kullanmıştır. Bu ifadeler de Memişoğlu’nun kendi üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu bizlere gösterir.
Niyazı Yıldırım Gençosmanoğlu’nun fikir dünyasında Fikret Memişoğlu kadar önemli yer tutan başka isimler de mevcuttur. Mesela Hüseyin Nihal Atsız bu isimlerden birisidir. Gençosmanoğlu’nun “Bozkurtların Destanı” adlı eserinin ilham kaynağı, Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” romanıdır. Atsız’ın romanında aşıladığı millî ruh ve tarih şuuru karşısında çok etkilenmiştir. Gençosmanoğlu, Bozkurtların Ölümü romanını köy öğretmeni iken defalarca okuduğunu ve adeta ezberlediğini söyler. Ezberlemenin de ötesine geçerek onu nazma çeker. Bu eseri nazma çekmesinin nedeni olarak da büyük yazarın heyecanlarını aynen tatmak ve kahramanlarla omuz omuza bulunmak istediği için yazdığını belirtir. Bozkurtların Destanı eserini yazarken Atsız ile de bu çalışmasını paylaşmış ve desteğini görmüştür. Hatta Atsız, eserin bazı yerlerine katkılar da sunmuştur. Gençosmanoğlu, Bozkurtların Destanı adını verdiği eserindeki kusurların kendisine; başarıların ise Bozkurtların Ölümü gibi bir eseri Türk gençliğine veren büyük Türkçü yazar Nihal Atsız’a ait olduğunu belirtir. Şüphesiz Gençosmanoğlu’nun eserlerinde aşıladığı millî ruh ve tarih şuurunun kaynağında, Nihal Atsız’ın yeri mühimdir.
Hüseyin Nihal Atsız gibi Arif Nihat Asya da Gençosmanoğlu için önemli bir isimdi. Serbest tarzda kaleme aldığı şiirlerinin kaynağı olarak Arif Nihat Asya’yı gösterir. Gençosmanoğlu’nun, “Kür Şad İhtilâli Destanı” adlı eseri buna bir örnektir. 1973 yılında Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ile yapılan bir röportajda, eski şairlerden ve yaşayanlardan sevdiğiniz şairler kimlerdir? sorusuna, “Bu soru çok tehlikeli ve politik. Eski şairlerden sevdiklerim çoktur. Kopuzu ile ilk deyişi söyleyenden tutunuz da sanatı aşk ve iman olarak anlayan, gördüklerini, duyduklarını, sezdiklerini anasının ak sütü ile yoğurup, ana diliyle söyleyen Türk şairlerinin hepsini severim. Mutlaka bir isim istiyorsanız; son büyük şairimiz Yahya Kemal’dir. Yaşayanlara gelince; şiiri heves ve caka satma ölçüsünden çıkarabilmiş şairlerimiz vardır. Arif Nihat Asya yaşayan en büyük şairimizdir.” Demiştir. Böylece Gençosmanoğlu, gençlik yıllarında Elazığ’ın ilim ve kültür hayatından, beraber kültürel faaliyetler yaptığı Fikret Memişoğlu’ndan; millî ruh ve tarih şuurunun kaynağı olan Hüseyin Nihal Atsız’dan ve şiirlerinde kendisine örnek aldığı Arif Nihat Asya’dan beslenerek kendisini geliştirmek için sağlam bir zemin bulmuştur.
Gençosmanoğlu, Türk tarihini İslamiyet öncesi dönemden, İslamiyet sonrası döneme kadar bir bütün olarak görür ve eserlerine de işler. Türk tarih şuuruna sahip birisi olarak yaşadığı dönemde de bu şuurun kendisine yüklediği vazifeleri bilerek yaşamıştır. Türk dünyasının her bir köşesinde yaşanan sevinçlere ve çekilen acılara ortak olmuştur. Yeri gelmiş şiirleriyle yeri gelmiş faaliyetleriyle Türk dünyası için çalışmıştır. Doğu Türkistan davasını da sahiplenmiş ve İsa Yusuf Alptekin’le birlikte Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde çıkardıkları “Doğu Türkistan’ın Sesi” dergisinde yazı işleri müdürlüğü yapmıştır. İslamiyet’i ve Türklüğü şiirlerinde bir arada işleyerek Türk dünyasını uyandıran Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun “Macar Kardeşlerime” adlı şiirindeki dizeleri adeta Türk dünyasının her köşesinde acı çeken kardeşlerimizle olan durumumuzu anlatıyor:
“İki tutsak kardeşiz
Kahpe acunda.
Senin tutsaklığın yüreğimde ok
Benim gözyaşlarım senin acında…”
Gençosmanoğlu, sanatın bir hedefi olması gerektiğini ve hedefi olmayan sanatın bir meşgale olduğunu söyler. Edebiyat, musikî, tiyatro, şiir gibi sanat dallarının hepsini, geçmişin derinliklerinden günümüze ve geleceğe doğru filizlenen dallar olarak niteler. Her dalın gayesinin, beslendiği toprağın, içtiği suyun, soluduğu havanın, tadını, rengini, özsuyunu ihtiva eden en olgun ve en güzel meyveyi verebilmek ve bu meyvelerle milletinin ruhunu beslemek olduğunu söyler. Bu hedef doğrultusunda da fikir dünyasını şekillendirmiş ve sanatını icra etmiştir.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, verdiği millî ruh ve tarih şuurunu bugünün gençlerine, geleceğin büyük Türkiye’sini inşa etmeleri için aşılamayı kendine görev bilmiştir. Şiirleriyle vermeye çalıştığı millî ruhu kendi iç dünyasında da yaşamıştır. Geçmişin sayfalarından, geleceğin gençlerine öğütler vermiştir. Yaşadığı dönemin meselelerine ve gençlerin çektiği zorluklara kayıtsız kalmamıştır ve ülkü erlerini şiirlerine yansıtmıştır. “52 Satır” adlı şiiri, ülkücü gençleri anlattığı bir şiiridir. Ülkü erlerine,
“Ey! Benim bahtım gibi, kara bahtlı olanlar,
Ey! Hayat goncaları açılmadan, solanlar,
Ey! Vatan kavgasının, kemikten siperleri
Size haykırıyorum, siz ey ülkü erleri!” diyerek seslenmektedir. Sonraki satırlarda görüyoruz ki bu şiir hem gençlere bir öğüt niteliğinde hem de kendi iç dünyasındaki kederi yansıtan bir nitelikte. Gelecek nesillere karşı kendisini sorumlu hissederek bu şiirinin bir kıtasında,
“Gelecek nesillerin, bizleredir vebali
Eğer ilân etmezsek, bir fikir “istiklâli”
Sustukça darbe yedik, sustukça küfür yedik
Yazık yazık bizlere. “Bunlar” nedir? Demedik.” İfadelerini kullanmıştır. Bu şiirinde Türklük davası uğrunda mücadele etmeyi, riya, fitne ve iftiraya bulaşmadan hakkı ve hakikati haykırmayı, servet, sefahat ve para sahibi olamasak da servetlilere baş eğmemeyi, vatan için çalışan ülkü erlerine öğütlemiştir. Hakkın ve hakikatin peşinde bir ömür süren Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, ülkücü şehitleri de unutmamış ve ülkücü şehitleri destanlaştırmıştır. Dursun Önkuzu, Süleyman Özmen, İlbey Güneş ve Gülbey Karataş’ın şehadetlerinin ardından kaleme aldığı şiirlerle hem acısını paylaşmış hem de nesiller boyunca bu şehitlerimizin unutulmamasını sağlamıştır.
Bir vefa abidesiydi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu. Kür Şad ve kırk çerisinin mücadelesinden tutun da Malazgirt önlerinde Alp Arslan ve ardındaki Oğuz’un elli bin tuğu ile Anadolu’nun fethine kadar, Dedem Korkut’tan Fatih’e, Yunus Emre’den Hacı Bayram’a kadar Türk-İslam tarihinde iz bırakan olayları ve şahısları mısralarına taşımıştır. Genç Osman’ın soyundan olduğu bilincini hep diri tutan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Atatürk’ten Sütçü İmam’a, Nihal Atsız’dan Güz Sazak’a ve Dündar Taşer’e değin Türklük uğrunda mücadele eden değerli isimleri anmayı ihmal etmemiştir.
Turan’a giden yolda Kızılelma ülküsünün bir neferi olmuştur. Gençosmanoğluna göre, Kızılelma ülküsü yüzyıllar boyunca Alperenlerin rüyalarını süsledi ve gönüllerine bir sevgili gibi taht kurup, şuurlarına sabit bir fikir olarak yerleşti. Artık o bir ülkü idi. Malazgirt zaferinden, İstanbul’un fethine kadar geçen üç yüz seksen iki yılda gelişen; askerî, siyasî, sosyal ve kültürel olayların özünde Kızılelma ülküsünün kıvılcımlarının parladığını söyler. Ve atalar ruhunun yalnız savaş meydanlarında değil; ilim, sanat, kültür, irfan ve teknik alanlarında da milletimize haz ve hız vereceğine, milletimizin, geleceğe doğru daha güvenli ve daha ümitli yürüyeceğine inanıyordu. Turan ülküsüne olan inancını şu satırlarda belirtir:
“Bir gün gelir, duyar kurt çocukları
Aynı kandan olduklarını…
Ve yükselir elbet Turan bayrağı;
Dalgalanır doğudan batıya dek…
Dalgalanır göğün dokuz burcunda.”
Şiir yazmasındaki amacı, millî şuuru canlı tutmak, geçmişi, ak ve kara, acı ve tatlı günleriyle hatırlatmak ve geleceğe doğru, her gün yeniden bilenmiş bir millî şuuru ve imanı, genç nesillere vermektir. Şairin ve şiirin görevinin: “Milleti yoğuran olayları, kahramanları, eserleri… Millî tarihi, coğrafyayı nesillere şiir diliyle anlatmak… Bazen överek, bazen susarak, bazen sitem ederek genç nesilleri zevk ve heyecanla millî ülküler etrafında toplamak…” olarak belirtir. Ve şairin bu görevi, milletine mukaddes bir borç gibi eda eylemesi gerektiğini söyler. Bizler inanıyoruz ki Gençosmanoğlu bu görevi hakkıyla yerine getirmiş ve Türk milletine borcunu ödemiştir. Nasıl ki millî musiki “ruhumuzun gıdası” ise millî edebiyatı ve şiiri de “şuurumuzun gıdası” olarak anladığımız zaman, birçok sıkıntının ortadan kalkacağına inanmıştır. Bizlerin de bu şuurla hareket etmesi gerektiğini öğütleyerek, maddî zenginlikler karşısında maneviyatı ihmal eden milletlerin hedeflerine ulaşamadığı gibi bozulma ve çözülmeye mahkûm edildiklerini söyler.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, bir Türk’ün yaşaması gerektiği ahlâk üzere yaşamış ve bu diyardan göçmüştür. Vefatının ardından yakın arkadaşlarının kendisi hakkında söyledikleri güzel sözler de ahlâklı ve çalışkan bir Türk gibi yaşadığına kanıttır. Takdîr-i İlâhî tecelli ettiğinde, meşhur “Malazgirt Marşı” adlı şiirinin “Aylardan Ağustos, günlerden Cuma/Gün doğmadan evvel İklim-i Rum’a…” mısralarındaki gibi 21 Ağustos 1992 Cuma günü, gün doğmadan evvel Hakk’a yürür. Dilaver Cebeci, cenazenin kaldırılması sırasındaki ilginç rastlantıları şöyle aktarır: “Vefat eden askerî erkan bu camiden bayrağa sarılı olarak askerî bando ile kaldırılır. O sırada camiden kaldırılacak her cenazeye aynı işlemin tatbik edilmesi âdet imiş. Niyazi Bey o gün bir albayla beraber bayrağa sarılı vaziyette askerî bando ile ebedî aleme yolcu edildi. 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruzdan 72 sene, 26 Ağustos 1071’de cereyan eden Malazgirt Meydan Muharebesinden 921 sene sonra, Hz. Muhammed (s.a.v.) âşıklarının ölmeyi arzu ettiği bir yaşta göçtü. Yani 63 yaşında idi.” Türklük için çalışıp, çabalamış ve bu uğurda milletine ömrünü vakfetmiştir. Kendisi nasıl ki tarihimizdeki kahramanları, Türklük uğrunda çalışanları bizlere unutturmadıysa biz de Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu unutmamalıyız. Gençosmanoğlu’nun vefatının ardından Dilaver Cebeci’nin yazdığı şiirin şu satırı, destanların efendisinin Türklükle nasıl özdeşleştiğini bizlere göstermektedir: “Hâlim, istikbâlim ve mâzim gitti!”

Kaynakça:
Arif Yılmaz, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu Hayatı ve Şiir Sanatı, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 2000.
Bedrettin Keleştimur, “Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu Tanıyalım”, 30 Nisan Gazetesi, 22.08.2019.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Alperenler Destanı, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2011.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Bozkurtların Destanı, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1972.
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Destanların Burcu, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2009.
Töre Fikir ve Sanat Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 22, Mart 1973.

Dijitalleşme Olgusu Odağında Vatan, Vatandaşlık Ve Vatanseverlik Kavramlarını Tekrar Düşünmeye Dair

Giriş
21. yüzyılın dünyasının her alanına nüfus etmiş olan dijitalleşme olgusu, yönetim tarihi söz konusu olduğunda kuşkusuz görece yeni bir kavram olması münasebetiyle derinlemesine irdelenmesi gereken kavramların başında gelmesine rağmen genel itibariyle araçsal olarak; mevcut paradigmaların iyileştirmesine yardımcı olan bir kavram olarak ele alınır olagelmiştir. Diğer bir değişle dijitalleşme, yönetimlerin etkin, etkili, verimli, ekonomik veya şeffaf olmaları yolunda yardımcı olan ‘araçların’ başında gelen bir olgu olarak sunulmaktadır.
Oysa yazımızın temel sorusu şudur ki; dijitalleşme olgusu, araçsal özelliklerinin ötesinde yönetim paradigmasını temelde niteliksel olarak nasıl etkilemektedir? Bu etki, yazımızda vatan, vatandaşlık ve vatanseverlik gibi yönetsel kavramsal miraslarımıza etkisi bakımından ele alınmaya çalışılacaktır.

1- Dijital Vatan Neresidir?
Dijital olarak tanımladığımız şeyler temel olarak fiziksel kıstasları ortadan kaldıran akıllı telefonlar, kişisel bilgisayarlar ve televizyonlar gibi metalarda görünürlük kazanan sayısal ara-yüzlerdir. Dijital kavramının fiziksel olmayan niteliğini bu çalışmada, mekânsal boyutu itibariyle ele alacağımız için dijital mekân kavramı bu bakımdan bahsi geçen ara-yüzlerin oluşturduğu her türlü sanal mekânları kast eder şekilde kullanılacaktır.
Vatan kavramı, mekânsal bir atıfla ele alınsa da yani çoğunlukla mekânsal bir tanımsal sınırın içi ve dışı için oluşturduğumuz tanımları ifade eder şekilde kullanılsa da; malum mekânsaldık odağında o kavramın ifade ettiği yönetsel anlamsal çerçeveyi bize sunar. Diğer bir değişle; mekânsal anlamlandırmalarımız yönetsel karakter kazanması dolayısıyla vatan kavramında yeni nitelikler kazanır. Ayrıca belirtmek zahmetinden kurtarması bakımından bir mekânsal tanımı vatan olarak tanımladığımızda o noktada yönetsel karakterlerin mevcut olduğunu, ön kabul olarak sunarız. Öyleyse dijital mekân kavramını, yönetsel karakter içermesi bakımından dijital vatan kavramını oluşturacak şekilde sunmamızın sebebi; dijitalleşme olgusunun yönetsel bazı atıflar içerecek şekilde kullandığımızın anlaşılmasını ummamızdır.
Bu bakımdan öncelikle belirtmek gerekir ki; dijital vatan kavramı, mekânın sosyal olmayan sınırlılıklarının aşılmasını yani insanların ‘’kapalı topluluklardan farklı olarak herkese açık olan toplulukları’’ oluşturması bakımdan ‘’konunun öznesi’’ olarak ‘’halk’’a dönüştüğünü vurgulayan kamusal mekân tanımını içeren bir kullanımdır savını içermektedir. Diğer taraftan; dijital mekânının tanımladığı kamusallık, ‘’açıklığın’’ küresel boyutlara taşınmasını ifade eder. Ve bu bakımdan örneğin bir dijital mekân materyali olarak telefonun olduğu her yerde(internet bağı ile) kamusal mekânlar mevcuttur denilebilir.
Bu noktada özellikle belirtmekte fayda vardır ki; dijital vatan kavramsallaştırması, teorik bakımdan yapılmaktadır ve pratik olarak varlığı diğer çalışmalarda sorgulanacaktır. Bu bakımdan soracağımız temel soru aslında budur; dijital mekânsaldık, bir vatan tanımlaması şekli sunulabilir mi? Diğer bir ifadeyle; ancak bu sorunun cevabını elde ettiğimiz ölçüde yazımızın diğer kavramları olan vatandaşlık ve vatanseverlik kavramları hakkında savlar ileri sürebiliriz. Başka bir değişle; ancak bu sorunun cevabına bağlı olarak dijital vatandaşlık ve dijital vatanseverlik kavramalarına yüklenilen anlamlar manalı olabilecektir. Vatan olmayan bir mekân için vatandaşlık ve vatanseverlik kavramları odağında tartışmalar yürütmek manasız olsa da vatan olup olmadığını anlamak noktasında vatandaşlık ve vatanseverlik kavramlarının yardımına ihtiyacımız olacaktır. Diğer bir değişle; küresel manada yönetsel bazı yeni sorular gündeme getirmek bakımından; dijital mekânın yönetim ilişkisinin ne olduğu ve bu ilişkinin kurucularının ve devamını sağlayanlarının kimler olacağını ele almaya çalışacağız ki vatan olup olmadığı noktasında yönetsel anlamını zihinlerimizde derinleştirebilelim.

2- Dijital Vatandaşlık Nedir?
‘’Bugün, dünya nüfusunun neredeyse yarısı internet kullanıcısı haline gelmiştir. Ve internet nüfusu önümüzdeki dönemde de hızla büyümeye devam edecektir.’’ ‘’Dijital dünyada yaşamak için gerekli becerileri edinmek’’ olarak tanımlayabileceğimiz ‘’dijitalleşme’’ kavramının ilerleme eğiliminde olduğunu kuşkusuz söyleyebiliriz. Günümüzde dijitalleşme kavramı, dijital vatanda bulunmanın nitelikleri anlamında vatandaşlık kavramıyla hayli sık ele alınarak kullanılması bu durumun bir göstergesidir.
Vatandaşlık kavramı, elbette tarihi anlamları itibariyle farklı tanımlamaları içinde barındırabilir. Bunun sebebi, vatan tanımının mekânsal algılayışın şekli itibariyle farklılık göstermesidir. Örneğin; Aristoteles’in ifadelerine bakacak olursak; Atina Sitesi söz konusu oluğunda ‘’vatandaş olma koşulu kanunen hem annenin hem de babanın vatandaş olmasına bağlı’’dır. Rousseau’nun tanımında ise vatandaşlık, ‘’ülkesine karşı yerine getirdiği şerefli vazifeler’’ neticesinde kazanılan bir ‘’unvanın’’ öncül şartıdır. Örnekler çoğaltılabilir elbette ancak sanıyoruz savımızı görünür kılmak bakımından yeterlidir. Çünkü vurgulamak istediğimiz şey, vatan tanımlarının sonsuz sayısı kadar vatandaşlık tanımının mevcut olabileceğidir.
Ancak dijitalleşmenin etkileriyle yeniden şekillenen yani 21. Yüzyılın vatan kavramı söz konusu olduğunda bir kavramsal tekleşmeden bahsedilmesi gerektiği ve tekleşmenin nihayetinde vatandaşlık tanımını da tekleştirmekte olduğunu ileri sürmemiz gerekmektedir. Çünkü en temelde küresel manada kullanılan dijital mekânlar ortaktırlar: uygulama bakımından; Facebook, Twitter, Instagram, işletim sistemi bakımından; İOS ve Android ya da Microsoft gibi. Bu bakımdan dijital mekânın üreticileri değilse de kullanıcıları bakımından ele aldığımızda, ‘’bilginin dolaşım ağı, küresel, kesintisiz ve gayri-merkezidir. Küresel bilgi ağı bir merkezden yönetilmez.’’ Dolayısıyla; Castells’in dediği şekilde; ‘’karşılıklı etkileşime her geçen gün daha fazla dayanan görsel-işitsel bir evren çevresinde inşa edilmiş bir gerçek sanallık kültürü, her yerde zihinsel temsil ve iletişime sızarak kültürlerin çeşitliliğini elektronik bir üst-metinde birleştirmektedir.’’ Bir ele alışa göre ‘’bu eğilim, İnternet temelli ve yapay zekâ ile çalışan, daha küçük ama etkin desantralize bir düzenleyici devlet anlayışına ihtiyaç olduğuna işaret etmektedir.’’ Bu eğilim, yönetsel yansıması olarak ‘’dijital vatandaşlık’’ tanımlama çabalarını doğurmaktadır.
İlk olarak belirtmek gerekir ki; ‘’gün içinde çevrim-içi olarak zaman geçirerek, aynı zamanda bir veya daha fazla cihaz üzerinden bağlantı kurarak, akranlar, aile bireyleri, meslektaşlar veya arkadaşlarla çoğunlukla dijital yollardan irtibat kurmak’’ şeklinde tanımlanan ‘’dijital vatandaşlık’’, gün be gün artan oranda “sahip olma” veya “sahip olmama” değil, aksine “yapabilme” veya “yapamama” sorunudur.’’ Bu yüzdendir ki haklı olarak dijital vatandaşlık kavramı birçok farklı tanımlama itibariyle alınabilmekle birlikte hepsinin ortak özelliği olarak tıpkı sözleşmeci devlet kuramlarında ele alındığı şeklinde ‘karşılıklı’ bir ‘toplumsal dijital sözleşmenin’ ürünü olarak tasarlanmaktadır. Örneğin; Global Dijital Vatandaşlık Kurumu(Global Digital Citizen Foundation) tarafından oluşturulmuş öğrencilerin çevrim-içi ortamda nasıl davranması gerektiğine ilişkin temel ilkeleri içeren, ilköğretimin birinci; ikinci kademelerine ve lise düzeyine yönelik Dijital Vatandaşlık Sözleşmeleri’nde geçen ‘’kendine karşı sorumluluk’’ ve ‘’başkasına karşı sorumluluk vurgusu, ‘toplumsal dijital sözleşmeye’ bir örnek oluşturmaktadır.
Yine İnternet Yönetişimi Formu(Internet Governance Forum) tarafından hazırlanan ve ‘’insan haklarının öngördüğü yükümlülüklerin en geniş kapsamda yerine getirilmesi için internetin işleyişi ve gelişiminin garanti altına alabilecek için adımlar atılması’’ ve ‘’insan hakları odaklı internet ortamının gerçekleştirilebilmesi için ‘’ geliştirilen ‘’ İnternette İnsan Hakları ve İlkeleri Şartı’’ bu duruma diğer bir örnektir. ‘’Evrensellik ve eşitlik, haklar ve sosyal adalet, erişebilirlik, ifade ve örgütlenme, özel hayatın gizliliği ve veri korunması, yaşam hürriyet ve güvenlik, çeşitlilik, ağ çeşitliği ve tarafsızlığı, standartlar ve düzenleme ve yönetim’’ olarak tanımlanan 10 hak ve ilkenin ‘dijital vatandaşlığın’ ne olduğunu tanımlamak noktasında girişilen bir ‘toplumsal dijital sözleşme’ çabası olarak ele alınması mümkündür.
Neticede dijitalleşmenin yönetsel olarak imzaladığı/imzalamayı teklif ettiği sözleşme yönetişimin ‘’e-hali’’ olarak tanımlanmaktadır. Dijital araçları kullanmak yoluyla yeniden oluşturacak bir yönetim paradigmasını oluşturmak için önerilen bu ‘vatandaşlık’ tanımı, klasik vatandaşlık öğretisinde olduğu gibi ‘dijital vatandaşlara’ görev ve sorumluluklar belirlemekte ve bu yönetsel sorumlulukları yine dijital vatanlarında yapma taahhütlünde bulunmayı arzulamaktadır. Örneğin ‘’e-ticaretin toplam perakende içerisindeki payına bakıldığında; 2011 yılında dünyada toplam perakende içerisindeki payı % 3.6 olan e-ticaretin 2016’daki payı %8.5 yükselmiş’’ olması ‘’diğer taraftan, 2012 yılında %10 olan mobilin e-ticaretteki payı, sadece 4 yıl içerisinde %44 seviyesine gelmiş’’ olması bu sözleşmenin alanının ve imzalayanlarının oranın arttığının birer göstergeleridir. Bu bakımından ‘dijital vatandaşlık’ kavramının karşılık bulmakta olduğu ya da en azından vatandaşların dijitalleştiği ileri sürülebilir.

3- Dijital Vatanseverler Kimlerdir?
Vatandaş olanların vatansever olmak zorunda olmaması sorunsalı şimdiye kadar mevcuttu ve mevcut olmaya da devam edecektir. Yani temelde vatan ortaklığını sözleşme vasıtasıyla (formel olsun olmasın) kabul eden bir birey, o sözleşmenin konusu olan vatan görüngüsünü sevmek zorunda değildir. İster birçok ele alışta olduğu gibi sevmenin sonradan oluşturulması bakımından meşakkatli oluşu ister de diğer birçok görüşte rastlayabileceğimiz gibi bir sözleşmenin zorunlu oluyor oluşu dolayısıyla sevgi doğurmayacak oluşu yönündeki sav gerekçe olarak kabul edilsin, temelde bu ikilemin keskinliğinin azalacağı şekilde bir dijitalleşme etkisinin olacağı dijital mekânın gündelik mekânsal alanları kapsaması oranında ortadadır; ama vatandaşı vatansevere dönüştürmek bakımından mı yoksa vatanseveri vatandaşa dönüştürmek bakımından mı olacağı sorusu ayrıca önem taşımaktadır.
Sevginin nasıl tanımlandığı, kuşkusuz vatandaş ve vatanseverliğin iki farklı form olarak karşımıza çıkmasını ortaya çıkaran sorunsalın temelini oluşturmaktadır. Bu yazı çerçevesinde sevginin nasıl tanımlandığı hakkındaki yegâne savımız, bireyce tanımlandığı ve birey kadar tanımlamanın var olduğu şeklindedir. Çünkü vatan görüngüsü birey kadardır. Ancak diğer taraftan dijital mekânsallıkla birlikte söz konusu olan vatan tanımlarının ‘benzeştirmekte’ olması bakımından sevgi tanımlarının da ‘benzeşmekte’ olduğu ileri sürülebilir.
Tıpkı Baker, ‘’yüz yıldır insanlar sinemayla (newsreels, belgeseller ve koskoca bir sinematografik dünya), elli yıldır televizyonla, otuz yıldır “kendilerini de kaydedebilmeleriyle” ayırt edilebilecek video ve dijital imajlarla daha çok düşünüyorlar… En büyük Idee’lerin artık ağırlıkla görsel-işitsel olduklarını kabul etmek gerekir’’ derken kullandığı kıstası ‘sevgi’ idesi üzerinden ele aldığımızda ise dijital vatanı sevmenin görsel-işitsel yansımasının kendinden önceki ‘sevgi’ görüngülerden değil aksine dijital vatanın kendisinden aldığımızı ileri sürmemiz daha yerinde olacaktır. Diğer bir değişle; ‘’gençler, yenilik arayışları, özgürlük istekleri, gizleyebildikleri kimlikleriyle kendilerini ifade ettikleri ve toplumsal baskılardan uzak herhangi bir sorumluluk taşımak zorunda olmadıkları kimlikleriyle yeni aidiyet alanlarını internet üzerinde gerçekleştirme imkânı buldular’’ savını kabul etme oranımız, yani ‘yeni aidiyetler’ savının doğruluğu, ‘dijital vatanın’ sevgi tanımını kendisinin üretiyor oluşuyla ilintilidir.
Bir ‘şey’ hakkında sevginin söz konusu olduğundan bahsedilebilmesi için önce ‘şeyin’ ‘muadil’ olarak belirmesi ardından ‘muadili’ diğer ‘şey’ hakkında daha az sevginin söz konusu olması ve ‘şeylerden birisi’ hakkında ‘sevginin’ artışı için ‘muadillerden’ diğerinin ‘sevgisinin’ azılışından bahsedilmesi gerekmektedir. Konumuz gereği bahsi geçen ‘şey’in ‘djital vatan’ olduğu tekrar hatırlanır ve ‘sevgisi’ hakkında bir çıkarımda bulunmak isteyecek olursak; öncelikle bu ‘vatanın’ içinde olduğumuz durum olarak ‘çevrim-içi’ ve dışında olduğumuz durum olarak ‘çevrim-dışı’nın farkından bahsetmek bakımından Bauman’ın sözlerine kulak kabartabiliriz:
‘’Gençler için sanal dünyanın asıl cazibesi çevrimdışı hayatı saran çelişkilerden ve karşıtlıklardan yoksun olmasından kaynaklanır. Çevrimdışı alternatifinin aksine çevrimiçi dünyada sonsuz sayıda bağlantı olasıdır -akla yatkın ve mümkündür. Bunu süreyi kısaltarak, dolayısıyla bağlan gerektiğince zayıflatarak ve genelde belli bir süre dayatarak yapar -bağları sürekli kuvvetlendirme çabasıyla, bazı ilişkileri geliştirip derinleştirirken diğerlerini şiddetle sınırlayan çevrimdışı karşıtının aksine… ‘Uzun süreli’ bir ilişkiyi hatırlatan her şeye -ister kendi hayatını planlamaya, ister başka canlılarla ilişkilere- karşı küskünlük buradan gelir.’’
Öyleyse dijital sevgi, öncelikle geçici ve hafif bir mekânsallığa duyulan sevgidir. Yani bu karakterler dijital mekân için kendinden menkul olmadığına göre yeni formlara bürünüp geçiciliğinin ve hafifliğinin azaltması oranında dijital mekânsallık hakkındaki sevgi azalacaktır.
Tam da bu noktada; dijital mekânı ‘kullanmanın’ kendi başına sevginin göstergesi olup olmaması bakımından alt başlığımızın başında belirttiğimiz ‘zorunluluk’ kıstasına konuyu getirmek yerinde olacaktır.
Dijital vatandaşlar, gündelik işlerini daha ucuz daha az sürede yani temelde daha meşakkatsiz şekilde görebilmek bakımından dijital mekânı kullanan bireylerdir. Toplumsal zorunluluk içermesi bakımından tartışmalı konumda olan bu durum, dijital olmayan/fiziksel seçeneğin işin görülmesi noktasında tercih bakımından imkânsız olması anında zorunluluğun varlığını net bir şekilde gösterecek olsa da ibrenin dijitalleşmenin hâkimiyeti yönüne dönük olduğu hakkında sanıyoruz kuşku yoktur. Demek ki; zorunluluk, en az diğer toplumsal yapılarda olduğu kadar mevcuttur ve muadillerini ortadan kaldırması bakımından dijitalleşme olgusu, zorunluluğu bir kıstas olarak üstünde taşımaktadır.
Zorunlu olan bir şeye karşı sevgi beslenemez mi peki? Doğrulamanın yollarından belki de ilki muadili ile eşit koşulların oluştuğu bir anda, yine ‘zorunlu olup olmadığı’ doğrulanan şeyin tercih edilmesi, diğeri ise; zorun ortadan kalktığı belirli bir anda muadilinin daha ‘cazibeli’ olması durumda dahi yine ‘eskiden zorunlu olanın’ tercih edilmesidir.
Dijitalleşmenin bir dijital vatanseverlik oluşturarak dijitalleşmeyi yayacak ve yaşatacak olan davranış yapısına sahip bireyler oluşturup oluşturmayacağı/bireylerin sevgisini kazanıp kazanamayacağı bu sorularda gizlidir bizce.

SONUÇ
Bu yazımızda, dijitalleşme olgusunun yönetim paradigmasına vatan, vatandaşlık ve vatanseverlik kavramları odağında etkisinin sorgulanması noktasında bir katkı yapmayı umarak; cevaplar vermekten çok sorular sormayı yeğleyen bir izlence takip ettik. Vatan, vatandaş ve vatanseverlik kavramlarının da dijitalleşmesi olarak dijitalleşme olgusunun ele alınışı, temelde dijitalleşmenin araçsal ele alınışının eleştirisini hedeflemektedir. Gelecekteki dünyanın daha ‘dijital’ olacağını tahmin etmek hiçte zor değilken; dijitalleşme olgusunun yönetsel boyutlarına gözünü kapatanlar için gelecekteki dünyanın yönetsel manada daha az arzulanır bir yer olacağını söylemek daha fazla zor değildir.

KAYNAKÇA

Aristoteles. (2016). Ekonomi. (Çev. Furkan Akderin). İstanbul: Say Yayınları.
Aydın, A. (2015). ‘’ Dijital Vatandaşlık’’. Türk Kütüphaneciliği. (29)1. 142-146.
Baker, U. (2015). Beyin Ekran. (Der. Ege Berensel). İstanbul: Birikim Yayınları.
Cassells, D., Gilleran, A., Morvan, C., Scimeca, S. (2016). ‘’Dijital Vatandaşlık: eTwinning Yoluyla Aktif Vatandaşlığın Geliştirilmesi’’. eTwinning Merkezi Destek Servisi.
Castells, M (2008). Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür Cilt 3: Binyılın Sonu. (Çev. Ebru Kılıç). İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Gül, H. (2018). ‘’Dijitalleşmenin Kamu Yönetimi ve Politikaları ile Bu Alanlardaki Araştırmalara Etkileri’’. Yasama Dergisi. 36. 5-26.
Güzel, M. (2006). ‘’Küreselleşme, İnternet ve Gençlik Kültürü’’. Küresel İletişim Dergisi. 1(1).
Habermas, J. (2017). Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. (Çev. Tanıl Bora ve Mithat Sancar). İstanbul: İletişim Yayınları.
Kantarcı, Ö., Özalp, M., Sezginsoy, C., Özaşkınlı, O., Cavlak, C. (2017). ‘’Dijitalleşen Dünyada Ekonominin İtici Gücü: E-Ticaret’’. İstanbul: TÜSİAD.
Rousseau, J.J. (2003). İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni. (Çev. Ertuğ Ergün). Ankara: Yeryüzü Yayınevi.
Uçkan, Ö. (2011). ‘’Gençlik, Bilgi Toplumu, Yönetişim, Sansür ve Türkiye’’. İçinde; Katılımın “e-hali”: Gençlerin Sanal Alemi. (Der. Aslı Telli Aydemir). İstanbul: Alternatif Bilişim Derneği. 105-141.
UN. (2014). ‘’İnternette İnsan Hakları ve İlkeleri Şartı’’. Birleşmiş Milletler İnternet Yönetimi Forumu.
UNESCO Türkiye Millî Komisyonu. (2017). UNESCO Öğrenen Şehirler Küresel Ağı Bilgilendirme Sunumu.

Sevr Antlaşması Karşısında Türklük Mücadelesi

 

Sevr Antlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti ile İtilâf devletleri arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan bir barış antlaşmasıdır. Fakat Sevr, bir barış antlaşması olmaktan öte Türk devletinin ölüm fermanı niteliğindedir. Antlaşmanın maddeleri bunu açıkça ortaya koymaktadır. Tarihe de ölü doğmuş antlaşma olarak geçmiştir. Bu antlaşmayı hiçbir Türk ferdinin kabullenmesi mümkün değildi, nitekim imzalandıktan sonra da uygulanmamış tabir-i caizse yırtılıp atılmış ve Lozan Antlaşması ile tarihe gömülmüştür.
Anadolu’ya adım attığı günden beridir, Türkleri bu topraklardan atmak için bir mücadele verilmekte. Türkistan topraklarında Çinlilerle süren mücadeleler, Anadolu topraklarında da Batılılar ile devam edecekti. Batılıların 1071’den beri kurdukları hayallerini gerçekleştirmeye en yakın oldukları anlardan birisi de Sevr Antlaşması’dır. Atatürk, Sevr Antlaşmasını, Türk milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış bir suikast olarak görmektedir. Sevr Antlaşmasının temelinde yatan ortak fikrin Türk düşmanlığı olduğu da anlaşılıyor. Fransız Başbakanı Clemenceau, Türklerin yönetimde yeteneksiz bir millet olduğunu, Hıristiyanları asıp kestiğini ve hâkimiyet kurduğu hiçbir yerde medeniyetin gelişmesine izin vermemiş bir ırk olduğunu söylemiştir. Bu ifadelerini Mondros Mütarekesi’nden sonra toplanan Paris Barış Konferansı’nda Damat Ferit’e cevaben söylemiştir. Bu sözler Sevr Antlaşmasına temel hazırlama çabaları olarak görülebilir. Tabiî bu noktada Fransızların, Afrika’yı ya da Cezayir’i ne kadar medenice idare ettiğini de düşünmek lazım! Yine benzer şekilde İngiliz Başbakanı Lloyd George, “Sulh şartları ilan edilince zaten Türklerin deliliklerinden, kötülüklerinden, cinayetlerinden (dolayı) ne kadar ağır cezalara çarptırılacakları görülecektir… Cezalar, onların en büyük düşmanlarını bile kâfi derecede tatmin edecek kadar müthiştir.” İfadelerini kullanmıştır. Zannediyorum ki tarih boyunca, başkalarına insanlık dersi verebilecek son devlet İngiltere’dir. Sömürgecilik üzerinden beslenen bir devletin iştahını bu kadar kabartan bir “sulh” antlaşması şüphesiz ki kendi çıkarlarına hizmet edecektir. Lloyd George’un 18 Ağustos 1919’da Avam Kamarası’nda Sevr hakkında yaptığı konuşma da bize bunu gösteriyor: “Türkiye ile olan barış kadar İngiltere’nin yakından ilgisi bulunan başka hiçbir konu yoktur. İmparatorluğun geleceği, Türkiye konusunda varılacak çözüme bağlıdır.” Diyordu. Çözümden kastı ise Türklere karşı en ağır cezaları vermekti. Aslında Lloyd George’un sözleri Sevr Antlaşmasının amacını ve ruhunu özetlemektedir.

Yıllardır bekledikleri fırsatı ellerine alan sömürgeci devletler, Osmanlı toprakları içerisinde kendilerine fayda sağlayacak toprakları alıp, geri kalan yerleri de azınlıklar arasında paylaştırma derdindeydiler. Yani, Türk’ün “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” olmasını istiyorlardı. 433 maddelik Sevr Antlaşmasına göre, Anadolu’nun batı kesimleri Yunanistan’a bırakılacak, doğuda bağımsız bir Ermeni devleti kurulacak, Fırat Nehri’nin doğusunda özerk ama bir yıl sonra tam bağımsız bir Kürdistan devleti kurulacak, Arabistan, Irak, Ürdün, Filistin İngiltere’ye verilirken, Suriye ve Güneydoğu Anadolu bölgesi Fransız himayesine bırakılacaktı. Akdeniz bölgesi ise İtalyanların olacaktı. Boğazlar bölgesi de Türklerin elinden alınıp İtilaf devletlerinden oluşan bir komisyon tarafından idare edilecekti. Bu toprak paylaşımlarının dışında da antlaşma metninde, Türk kara ordusundan deniz kuvvetlerine, azınlıklara tanınacak ayrıcalıklardan ekonomik meselelere kadar Türk devletini zora sokacak maddeler yer alıyordu. İşte bu ağır şartları içeren antlaşma 10 Ağustos 1920’de Damat Ferit hükümetinin temsilcisi olan üç kişi tarafından Fransa’da imzalandı. Antlaşmayı imzalayanlar arasında olan Rıza Tevfik, o güne dair gözlemlerini şöyle aktarıyor: “10 Ağustos 1920 günü bizi Sevr’e götürdüler. Meşhur çini ve porselen fabrikasının, imza için hususî olarak hazırlanmış salonuna aldılar. Yolda ve salona gelinceye kadar etrafımızı sarmış bulunan üç Fransız hariciyecisi, ağzımızı bile açmamıza fırsat vermemişler ve mütemadiyen: Efendiler, her şey olup bitmiştir, sizin imza etmekten başka bir işiniz ve selâhiyetiniz yoktur, deyip durmuşlardı. Koca salon hınca hınç doluydu. Bize, iter gibi, bir yeri gösterdiler. Yerlerimizi alıp oturduk. Tasviri imkânsız bir ruh haleti içinde ezilip duruyorduk. Sol tarafımızda, bir iskemle aşırı ötede, Venizelos’un başkanlığı altındaki Yunan delegasyonu yer almıştı. Onların da tasviri imkânsız bir gururlu halleri vardı. Ağzımızı açmamız bile yasaklanmıştı. Yapacağımız şey sadece kâğıtlara imza atmak ve mühür basmaktı… Bizden önce Venizelos imzaya davet olundu. Bunun üzerine salonda bulunan birçok Yunanlı, büyük bir gösterişle, hususî olarak yaptırılmış bir altın kalemi Venizelos’a takdim ettiler ve kendisini uzun uzun alkışladılar. Kalemi eline alan Venizelos, kasıla kasıla, bu altın kalemle antlaşmayı imzaladı. Yunanlılardan sonra sıra bize gelmişti. Hâdî Paşa’nın ismi okundu. Paşa, vakur bir tevekkülle yerinden kalkıp, önüne uzatılan kâğıtları imzaladı. Bir şey belli etmemeye çalışıyordu ama içinin fırtınalarla dolup taştığı ayan beyan anlaşılıyordu. Sıra bana gelmişti. Bu anda hayatımın en acı dakikalarını yaşadığımdan herhâlde şüphe edilmez. Kulaklarım uğulduyordu, sanki dilim damağıma yapışmıştı. Bereket versin ki, konuşma falan diye bir şey yoktu. Ellerimin titrediğini belli etmemeye çalışarak önce imzamı attım, sonra da mührümü bastım. Bundan sonrasını pek net olarak hatırlamıyorum. Salon, salondaki kalabalık tamamen gözlerimin önünden silinmiş gibiydi. İçlerimiz kan ağlayarak, başımız önümüzde, büyük ve muhteşem salonu terk ettik!” Rıza Tevfik’in tasvir ettiği o anlar gösteriyor ki bu antlaşma Batılı devletlerin gurur tablosu olurken, Osmanlı Devleti içinse acı bir anıydı. Büyük Millet Meclisi bu antlaşmayı kesinlikle reddederek, onu imzalayanları vatan haini ilan etmiştir.


Antlaşma metninin hazırlanmasından tutun da uygulanmasına kadar geçen sürede İtilâf devletleri de kendi aralarında ayrılıklara düşüyordu. Hatta İngiltere Harbiye Nazırı ve Başbakanı arasında da farklı görüşler mevcuttu. Tüm bunlar karşısında ise varlık-yokluk mücadelesi veren bir Türklük vardı. Türk milleti, çeşitli imkansızlıklar ve türlü engellere rağmen millet olma şuurunun nâdîde örneklerinden birini göstererek, topyekûn bir mücadele ile Millî Mücadele’ye girişmişti. Türklük şuuruna sahip bir milletin, bağımsızlık ve hürriyet uğruna verdiği bu mücadele, o dönemin insanları için, ecdadına layık torunlar ve kendi torunlarının da iftihar edeceği dedeler olma hüviyetini onlara kazandırmıştı. Tarihe bir bütün olarak bakıldığında görülecektir ki Türklük uğruna her devirde çetin mücadeleler verilmiştir. Şüphesiz ki birçok devlet ve millet tarih boyunca zorluklar çekti. Ancak bu milletlerden çok azı, Türk milleti gibi asırlar boyunca bağımsızlığı ve millî şuuru uğrunda her türlü mücadeleyi göze alabilmiştir.
Bugün Sevr Antlaşmasının üzerinden 100 yıl geçti. Bir asır önce Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının öncülüğünde verilen mücadele başarıya ulaşmış ve namus olarak addedilen sınırlarımız korunmuştur. Ancak şu da bir gerçek ki karşımızda duranlar bugün isim değiştirdi ama emellerinden vazgeçmediler. 1453’te İstanbul’un fethinden sonra asırlar boyunca bunun acısını ve intikam duygusunu içinde tutanlar aynı şekilde Sevr’de başaramadıklarını da unutmadılar. Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere ve Fransa gibi sömürge devletleri kendilerine yeni sömürgeler oluşturma çabasındaydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise çift kutuplu dünya geldi. Bu sefer de ABD ve Rusya gibi devletler kendi çıkarları doğrultusunda birtakım oluşumlar kurmaya başladılar. Örneğin ABD, dün İngilizlerin peşinde koştuğu Irak-Suriye coğrafyasına, yine dün İngilizlerin söylemi gibi “barış” esasına dayalı şekilde, bugün müdahalelerde bulunmakta. Rusya’nın bir asır önce hedef koyduğu sıcak denizlere inme politikası artık bugün gerçekleşmiş durumda. Doğu Akdeniz’de ve Anadolu’da, Ermeni ya da Kürt devleti kurarak bölgede kendilerine bağlı oluşumlar oluşturmaya çalışıyorlar. Bölgede oluşturulacak Kürt mandasının denizlere açılması isteniyordu. Bunlara karşılık Türk devleti bekası için güneyde operasyonlar yaptı. Dün Sevr’i yırtıp atan Türklere, Sevr’i tekrar dayatmak adına, adeta Sevr’i bir paket halinde, terör olarak Anadolu’ya bıraktılar. ASALA ardından PKK gibi oluşumlar bu amaçlara hizmet etmek için kurulmuştu. Evet, Sevr Antlaşması hükümsüzdür ve uygulanmamıştır. Ancak Sevr ruhunun devam ettiği açıktır. Farklı oluşumlar ve aktörler üzerinden dün yapılamayanlar bugün yapılmaya çalışılıyor.
Osmanlı döneminde üç kıtadaki Türk egemenliği ve yine Otranto limanlarından Doğu Akdeniz’e kadar deniz egemenliği açısından Türkler çok önemli bir mevkide bulunuyordu. O dönemdeki bu kara ve deniz gücünü yok etmek için asırlarca uğraşıldı ve bunun son halkası da Sevr oldu. Büyük Millet Meclisi’nin Sevr’i tanımadığını söylemesine rağmen Sevr kafasında olanlar bunu sürekli canlı tutmak istiyorlardı. 1921 yılında Ankara’da Fransızlar ile yapılan görüşmelerde Fransız yetkililerden birinin, Sevr ile ilgili bazı mevzuları dile getirmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa: “Sevr Antlaşması, Türk milleti için o kadar meş’um (uğursuz) bir ölüm kararıdır ki onun bir dost ağzından çıkmamasını isterim. Bu görüşmelerimiz sırasında Sevr Antlaşmasının adını anmak istemem. Sevr Antlaşması’nı kafasından çıkarmayan milletlerle güven ilkelerine dayanan işlemlere girişemeyiz. Bizim nazarımızda böyle bir muahede yoktur.” Demiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Sevr Antlaşması bitmiştir, devam etmiyor fakat Sevr kafasında olan devletler günümüzde varlığını sürdürüyor. Buna karşı Türk devletinin ve milletinin tedbir alması ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmesi gerekiyor. Bu noktada tarihe bakmalıyız ve Sevr ruhunu devam ettirenlere karşı dünden bugüne süren Türklük şuuru ile karşı durmalıyız. Devlet adamlarımızın ve siyasetçilerimizin bu tarihî tecrübeleri iyi bilmesi ve okuması lazım. Bugün coğrafyamızın etrafında dönen siyasetin ülkemiz açısından olumsuzluklara yol açmaması ve Sevr dayatmasıyla tekrar karşı karşıya kalınmaması için gerek karada gerekse denizde her türlü önlemi almalı ve mücadeleyi vermeliyiz. Bu mücadeleyi askerî ve siyasî alanda sürdürdüğümüz gibi kültürel alanda da sürdürmeliyiz. Dil, din, tarih, töre gibi kavramlarımızın zedelenmemesini sağlamalıyız. Bu kültürel mirasın hülâsası Türklük şuurumuzdur. Dün Sevr’i yırtıp atanlar Türklük şuuruna sahip olanlardı. Bu şuur, emperyalizmin düşmanı olduğu gibi; emperyalizm için de bu şuur, yok edilmesi lazım gelen bir kavramdır. Bu nedenle Türklük şuurumuzu ve kültürümüzü zedeleyecek, içeriğini değiştirecek her türlü fikre ve oluşuma karşı da uyanık olmalıyız.

 

Kaynakça
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk-Söylev 1920-1927, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2008.
Kemal H. Karpat, Kısa Türkiye Tarihi, Timaş Yayınları, 2017.
Necdet Sevinç, İstiklâl Harbinde Etnik İhanet, Kariyer Yayınları, 2017.
Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, Doğan Kitap, 2016.
https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turkiyeye-yapilan-saldirilarda-sevr-ruhu-diriltilmek-isteniyor/1227242

Deniz Kronometresi: “Harrison Saati”

Tarihi, milattan öncelere kadar dayanan deniz ticareti, navigasyon araçları icat edilmeden önce çok tehlikeli ve zor bir ticaret şekliydi. Gemiler, tarihte, karaya yakın seyretmek suretiyle hedef limanlara varıyor, bu şekilde seferlerini tamamlıyorlardı. Çünkü gemi mürettebatı ve kaptan, nerede olduklarını, ne kadar yol kat ettiklerini ve hedefe kaç mil uzaklıkta olduklarını bilmiyorlardı. Bu soruların cevaplarını, karada göze çarpan büyüklükte ve bulunduğu yerin sembolü konumunda olan yapılardan bulmaya çalışıyorlardı. Ancak kesin bir sonuca varılamıyor, dolayısıyla da gemilerin denizdeki seyri zorlaşıyordu. Armatörler, ciddi riskler alarak iş yapıyor ve bugün deniz sigortacılığının en önemli kurumu olan Lloyd’s’un (Bkz: “Sigortacılığın Kuruluş Hikayesi: Kahve ve Lloyd’s”, 8 Mayıs 2020) ilk kurulduğu yerde, Londra’da bir kahvede, endişe içinde denizden gelecek haberleri takip ediyorlardı.


Deniz seferlerinin planlandığı gibi güvenli bir şekilde yapılması ve ticaretin aksamaması için navigasyon aletlerine ihtiyaç vardı. İlerleyen süreçte, deniz navigasyonunun ilk şekli olarak tarihe geçen; rota ve gidilen mesafe hesabı yapılarak, geminin konumunu tahmin etmeye yarayan bir “manuel navigasyon” yöntemi bulundu. Buna göre ilgili bilgilere dayanarak, takribi bir hesapla mevcut mevki bilgisine ulaşılacaktı. Bu hesap “dead reckoning”/ “deduced reckoning” diye adlandırıldı. Kavramın Türkçe karşılığı ise “mantıklı çıkarım yaparak hesaplama” idi. Ancak bu yöntemi kullanarak tam ve doğru sonuç elde etmek oldukça zordu; bilhassa uzun süreli seferlerde, olumsuz hava koşullarının olduğu durumlarda, yapılan hesapta yanılma ihtimali artıyordu ve yine denizdeki konum belirlenemiyordu.
Bir geminin denizdeki konumunu belirlemek için geminin bulunduğu enlem, boylam ve rakım yani yükseklik bilgilerine ulaşmak gerekiyordu. Denizde seyreden bir gemi için rakım, doğal olarak göz ardı edilebilirdi. Günün uzunluğunu, güneşin ve rehber yıldızların ufuktan yüksekliğini belirleyerek veyahut güneşin en yüksek noktadaki açısından yararlanılarak enlem de belirlenebilirdi; ancak boylam bilgisine ulaşmak için saatin kaç olduğunu kesin olarak bilmek gerekliydi. O dönemler her ne kadar saati gösteren aletler icat edilmiş olsa da rüzgâr gibi dış etmenlerden, kötü hava koşullarından etkilenen bu aletleri kullanarak doğru bilgiye ulaşmak mümkün olmuyordu. Konumu belirlemek için hatasız bir zaman göstergesine ihtiyaç vardı.
İngiliz Parlamentosu, 1714 yılında gemilerin rotalarını tam olarak hesaplayamamasından ötürü yaşanan deniz kazalarına ve can kayıplarına dur demek için, bir “boylam kurulu” oluşturdu. İngiliz Parlamentosu, gemilerin hangi boylam üzerinde seyrettiği bilgisini sağlayacak bir aygıt yapan kişiye ödül vereceğini açıkladı.

O zamanlar bir marangoz ve saat ustası olan John Harrison, bir kronometre icat ederek, saniyesine kadar doğru olan bir saat hesabı ile kesin boylam bilgisine ulaşabileceğini düşündü. Bu fikrini ilk kez 1730 yılında Edmond Halley’e anlattı. Halley’in referansıyla George Graham’dan maddi destek almaya başlayan Harrison, yaklaşık 40 sene uğraştı, 3 farklı deniz saati/kronometresi icat etti fakat hiçbiri yeterli değildi. Harrison, nihayet 1761 yılında hava koşullarından etkilenmeyen ve yılda sadece yarım dakika hata yapacak mükemmellikte bir saat icat etti. Deniz kronometresi adı da verilen bu Harrison saati ile seyre çıkan ilk geminin kaptanı ise James Cook’tu. Kaptan Cook, 1770’li yıllarda Yeni Zelanda’ya kadar gitmiş, bölgeyi haritalarken yine aynı kronometreyi kullanmıştı. Bu yıllar ve Kaptan Cook’un yaptığı keşif seyahatleri, modern navigasyonun başlangıcı olarak kabul edildi.
Kronometrenin icadı, navigasyon kültüründe bir devrim etkisi yarattı; bunun bir sonucu olarak, özellikle ilk zamanlarda, deniz ticareti sektörüne de çok fayda sağladı. Devam eden yıllarda, teknolojik gelişmelerle birlikte, daha profesyonel navigasyon araçları üretildi ve kronometreye ihtiyaç kalmadı.
Günümüzde ise kronometre, zaman hesabı yapmak amacıyla kullanılmaya devam ediyor; diğer yandan kronometrenin icat ediliş süreci ve deniz ticaretinin gelişiminde önemli rol oynayan John Harrison, tarihteki varlığını koruyor.

Nükleer Silahlar ve Nükleer Silahların Barışçıl Amaçlarla Kullanımı Meselelerinin “NPT” Açısından Kısa Bir Hülasası

Nükleer silahların tarih sahnesine çıkışından sonra Devletler, bu silahları “güvenlik stratejisi” açısından değerlendirerek; nükleer silahlara sahip olan devletlerin bu silahların caydırıcılık çerçevesinde devletlere getireceği katkı ve kazanımları uluslararası politikada kendi lehlerine kullanmışlardır. Nükleer silahların bu bakımdan devletlerin politikalarına ve stratejilerine sağladığı katkı hasebiyle, bu tür silahlara sahip olmayan devletler de bu silahları üretmek/envantere eklemek isteğiyle çeşitli girişimlerde bulunmuşlardır. Ancak uluslararası hukuk boyutunda bu tür silahlar için getirilen düzenlemeler, her isteyen devletin nükleer silahları edinebilmelerini bir anlamda yasaklamıştır. Tüm bu gelişmeler, Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönem içerisindeki uluslararası politik alanda etkisini oldukça fazla hissettirmiş ve yine bu düzenlemeler; genel manada bu dönem konjonktürü içerisinde ve bu döneme göre getirilmiştir. Hâlihazırda değişim emareleri gösteren ve bu minvalde bir süreç içerisine giren uluslararası politik alan, devletlerin kendi kendilerinin güvenlik ihtiyaçlarını karşılaması gerektiği düşüncelerine ağırlık kazandırmış ve devletleri; izleyecekleri strateji ve uygulayacakları politikaları bu düşünce çerçevesinde belirlemeye doğru sürüklemektedir. Tüm bu gelişmeler ve hâlihazırdaki uluslararası politik alanın içinde bulunduğu değişim süreci münasebetiyle birçok devlet, uluslararası politik alanda kendisine büyük bir güç kazandıracak olan nükleer silahları edinmenin yollarını aramaya başlayacaktır. Bu devletler içerisinde en avantajlı olan devletler hiç şüphesiz, ellerinde henüz nükleer silah üretecek yapıda bir tesisi olmasa da barışçıl amaçlı nükleer güç üretecek tesisleri olup, bu tesislerle nükleer enerji üretebilen devletlerdir. Bu devletlerin; kendi kendilerinin güvenliklerini sağlamak zorunda kalacakları düşüncesiyle nükleer silah sahibi olmak ve bu silahların uluslararası politik alanda kendilerine sağlayacağı güç ve caydırıcılık avantajını elde edebilmek için;hâlihazırda barışçıl amaçlı nükleer güç üretimi yapabilen tesislerini, nükleer silah üretimi yapabilen tesislere çevirme yolunda faaliyetlerde bulunacak olmaları oldukça muhtemeldir.

Nükleer Silahların Tarihsel Süreci:

1945 yılında ABD’nin ilk nükleer silahı üretip aynı yıl Japonya’nın Hiroşima kentinde bu silahı kullanmasına giden süreç , 1930’larda başlamıştır. Bu süreç içerisinde özellikle Nazi Almanyası Nükleer silah üretmek için büyük çaba sarf etmiş olmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Nazi Almanyası’nın yenilgisi, bu çalışmaların kendisi açısından başarısız olarak kalmasına sebep olmuştur. Ancak Almanya’nın bu yöndeki çalışmaları ve bilimsel çerçevede elde ettiği birikim, savaş sonrasında ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bu yöndeki bilimsel çalışmalarına oldukça önemli katkılar sağlamıştır. 1945 yılında ABD’nin Nükleer Silah üretiminden sonra SSCBde 1949 yılında ilk nükleer denemesini başarıyla gerçekleştirmiştir. Böylece ABD’nin nükleer silahlar alanındaki dört yıllık hegemonyası sona ermiş; Nükleer Silahların gölgesinde geçecek olan ve bu silahlar temelinde şekillendirilen politikaların yön vereceği Soğuk Savaş Dönemi’nin, önemli yarışlarından biri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde ABD, “Little Boy” olarak isimlendirilen ilk nükleer silahından yaklaşık olarak 700 kat güçlü bir Hidrojen Bombasını 1952 yılında üretmeyi başarmıştır. Fiili durum münasebetiyle, günümüzde bu tür silahların herhangi bir türüne yahut bütün türlerine birden sahip olarak Nükleer Silah sahibi olan devletler kategorisinde bulunan devletler; ABD, Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Fransa, Hindistan, Pakistan, İsrail olmak üzere sınırlı sayıdadır.
Nükleer Silahlara sahip olan devletlerin günümüzde sınırlı sayıda olmasında; ABD ve özellikle SSCB’nin nükleer silah üretme konusunda başarılı olmalarının akabinde ve bu devletlere nükleer silah üretme konusunda yeni devletlerin eklenmeye başlamasıyla birlikte ortaya çıkan; Nükleer silahların tüm dünyaya yayılması sonucu dünyanın nasıl bir hal alacağı tartışmalarının ve bu tartışmalar akabinde Uluslararası Hukuk alanında alınan kararların ve ika edilen sözleşmelerin önemli bir yeri vardır. SSCB henüz nükleer silah üretimi gerçekleştiremediği zamanlarda, Birleşmiş Milletler’in kurulmasının hemen sonrasında, 1946 yılında BM Genel Kurulu’nun aldığı bir kararla, atom enerjisinin keşfedilmesiyle birlikte bu enerjinin ortaya çıkaracağı sorunlarla alakadar olacak olan “BM Atom Enerjisi Kurumu (UNAEC)” kurulmuştur. Ve hatta BM Genel Kurulu’nun söz konusu kurumu oluşturan kararı, Genel Kurulun “1 Sayılı” ilk kararıdır. Ancak; ABD’nin nükleer silahlara sahip olmasına rağmen henüz SSCB’nin nükleer silah üretememiş olması ve bu yönde çalışmalarının devam ediyor olması temel nedenler olmak üzere, ortaya çıkan güven problemi ve bir dizi anlaşmazlık sebebiyle 1949 yılında UNAEC’in faaliyetleri süresiz olarak ertelenmiştir. Bu konuda bir ilk adım niteliğinde olan söz konusu kurumun başarılı olduğu söylenemese de bu kurum, hiç şüphesiz ki devletlere; bu konuda yapılacak düzenlemeler ve bu düzenlemelerde gösterilmesi gereken tutum doğrultularında önemli bir tecrübe katmıştır. Binaenaleyh, 1955 yılında BM çatısı altında Cenevre’deki Atom Enerjisinin Barışçıl Kullanımı Konferansı ile başlayan süreçte ortaya konulan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Statüsü, 81 devletin oybirliği ile kabul edilmiştir. Söz konusu Statü, geçmişte UNAEC içerisinde yaşanan sıkıntılar dolayısıyla en azından nükleer enerjinin müspet manada kullanılması yönünde ve bu faaliyetleri gözetim altına almak amacıyla meydana oluşturulmuştur. Bu Ajans’ın, barışçıl amaçlı nükleer faaliyetleri denetleme görevi mevcut olsa da; Uluslararası politik alanda devletlerin ve özellikle nükleer silah sahibi güçlerin, Nükleer silahların yayılmasının önlenmesine yönelik bir Uluslararası Antlaşma meydana getirmeye yönelik istekleri 1960’lı yıllarda hız kazanmıştır. Bu istekler doğrultusunda, Nükleer Silahların yayılımının önlenmesi maksadıyla 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) imzaya açılmıştır.
Dünyada Nükleer Silahlara ilk sahip olan devletler, yukarıda ifade edildiği üzere sırasıyla ABD ve SSCB’dir. Bu devletler tarihsel süreç içerisinde, nükleer silah sahibi olan diğer devletlerin bu silahları üretebilmeleri için, kendi politikaları doğrultusunda söz konusu devletlere desteklerini sunmuşlar yahut nükleer silah üretmek isteyen yeni devletlerin bu isteklerine karşı çıkmışlardır. Örnek verecek olursak ABD; müttefikleri olan Birleşik Krallık ve Fransa’nın nükleer silah üretme faaliyetlerine destek vermiştir. SSCB ise kendi müttefiki olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin nükleer silah üretme çabalarını desteklemiş ve bu konuda başarılı olmuştur. Daha yakın zamanlarda ise ABD’nin Hindistan’ın nükleer silah üretme projesini, bölgede kendi izlediği politika doğrultusunda desteklerken; Çin Devleti’nin de Kuzey Kore ve İran Devletleri’nin nükleer silah üretme projelerini desteklediği bilinmektedir.
Esasen söz konusu bu durum göstermektedir ki; Nükleer Silah sahibi olan devletlere yenileri ekleneceği zaman eklenecek bu devletler, uluslararası politik alanda güçlü olan ve bu alanı dizayn eden güçler arasında yer alan bir veya birkaç devletin kendi politikaları doğrultusunda belirlenmektedir. Bu doğrultuda Nükleer Silahların yayılmasının azaltılması yahut engellenmesi girişimlerinin, Nükleer Silahların ortaya çıkardığı büyük yıkıcı etki ve sonuçlardan ziyade; uluslararası politik alana yön veren güçteki devletlerin izlediği ve izleyeceği politikalar ve stratejiler çerçevesinde geliştiği ifade edilebilir bir gerçekliktir.

NÜKLEER ENERJİNİN BARIŞÇIL AMAÇLARLA KULLANIMI

İnsanoğlunun günümüzde sahip olduğu teknolojik gelişmişlik düzeyi, devletlere enerji kaynaklarına sahip olma ve bu kaynaklardan enerji üretebilme zorunluluğu doğurmaktadır. İnsanoğlu enerjiye hayatının her döneminde gereksinim duymuştur. Ancak bu gereksinim; ilkel olarak adlandırdığımız, günümüzden binlerce yıl öncesinde olduğundan daha farklı bir konumdadır. Devletler, sahip olduğu birçok güç bakımından (askeri, ekonomik, teknolojik, istihbari vs.) enerjiye bağımlı hale gelmiştir ve bu bağımlılık git gide artmaktadır. Hal böyleyken, dünya üzerindeki enerji kaynaklarına yönelik olarak devletlerin yaklaşımları çoğu zaman bu bölgelerin kontrolünü sağlama düşüncesi ve faaliyetleri çerçevesinde gelişmektedir. Bunun yanı sıra Devletler; yenilenebilir, ucuz, dış bağımlılık bakımından yüksek bağımlılık gerektirmeyen enerji arayışı içerisindedirler. Tüm bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda enerji ve özellikle elektrik enerjisi özelinde Nükleer Enerji, birçok devletin sahip olmak istediği bir enerji türü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu zamana kadar nükleer enerji santrallerinde gerçekleşen 1979 tarihli Three Mile Island, 1986 tarihli Çernobil, 2011 tarihli Fukuşima kazaları; bu kazalar ortaya çok büyük sorunlar çıkarmış olsa da devletlerin nükleer enerji santralleri yoluyla enerji üretme faaliyetlerinden vazgeçmelerine neden olmamıştır.
Nükleer santral kazalarından farklı olarak, nükleer enerjinin bir silah olarak kullanılması durumunda ortaya çıkan önlenemez sonuçlar göz önüne alındığında; bu tür enerjinin kötüye kullanımı insanlık için unutulmaz sonuçlar ortaya çıkarma niteliğini de haizdir. Dolayısıyla nükleer enerjinin keşfinden sonra devletler, bu konuda nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması için bir dizi anlaşmalar ortaya koymuş ve bu enerji türünün nükleer silahlara hayat vermesinin yayılmasını da engellemek için faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu faaliyetlerin bir sonucu olarak 1955 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, nükleer enerjinin barışçıl faaliyetler doğrultusunda kullanımını denetlemek için meydana getirilmiş ve bu yönde yetkilerle donatılmıştır. Bu ajansın yanı sıra 1968 yılında imzaya açılan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi (NPT) Antlaşması ile her isteyen devletin nükleer silah üretebilecek tesise sahip olması ve bu minvalde nükleer silah üretimi yapması engellenmeye çalışılmıştır.
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme (NPT) Antlaşması Çerçevesinde Nükleer Silahlara Bir Bakış:

Nükleer enerjinin nükleer silah üretmek için kullanılabiliyor olması, bu tür silahlara gerekli teknik donanım ve şartları sağlayan her devletin ulaşabilmesine imkân sağlayacak bir durumu ortaya çıkarması, uluslararası alanda devletleri bu durum karşısında önlem almaya sevketmiştir. Bu doğrultuda 1955 yılında nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılmasını teşvik etmek ve denetlemek amacıyla kurulan UAEA kendisine yüklenen görevi yerine getirirken, 1968 yılında da nükleer silahlara sahip olan devlet sayısını kontrol altında tutabilmek için Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması imzalanmıştır. Söz konusu antlaşma, 1970 yılında yürürlük kazanmış ve 1995 yılında da süresiz olarak uzatılmıştır. Söz konusu antlaşmanın 9. Maddesinin 3. Fıkrası uyarınca; 1 Ocak 1967 tarihinden önce nükleer denemeler yapmış ve nükleer silaha sahip olmuş ülkeler uluslararası hukuk nezdinde yasal olarak Nükleer silahlara sahip olan ülkeler şeklinde tanımlanmıştır. Bu ülkelerin dışındaki devletler ise, nükleer silaha sahip olmayan devletler statüsünde kalmışlardır. NPT çerçevesinde sözleşmeyi imza eden nükleer silaha sahip olmayan devletler, nükleer silah üretmek amacıyla bir faaliyete girmeyeceklerini taahhüt etmişlerdir. Bu doğrultuda nükleer silaha yasal olarak sahip olan devletlerin de söz konusu diğer devletlere nükleer silah üretimine yarayacak teknoloji, bilgi vs. vermeyeceği, sözleşmeyi imza edenler tarafından taahhüt edilmiştir. NPT’ye göre sözleşmeyi imzalamayan ve yasal olarak nükleer silah sahibi statüsünde sayılan devletler arasında bulunmayan devletlerden nükleer silah üretme faaliyeti içerisinde olanlar; bu faaliyetlerine son verdikleri ve ellerinde bulundurdukları nükleer silahları imha ettikleri takdirde sözleşmenin tarafı haline gelebileceklerdir. Aynı zamanda sözleşmeye taraf olan ve nükleer silaha sahip olmayan devletler statüsünde bulunan devletlerin, barışçıl amaçlı nükleer faaliyetlerinde her tür engelin ortadan kaldırılacağı ve bu faaliyetlerin destekleneceği, sözleşme tarafından yükümlülük olarak belirtilmiştir. Bu durum da nükleer silaha sahip olmayan devletlerin yasal olarak ve diğer devletlerle işbirliği içerisinde barışçıl faaliyetlerinde nükleer enerji üretimini kolaylaştırır bir düzenlemeye vücut vermektedir. Bu münasebetle söz konusu sözleşme; nükleer silaha sahip olmayan devletlerin nükleer silahlara sahip olmama ve barışçıl amaçlı nükleer programlarına nükleer güvenlik denetimi yaptırmayı kabul etmeleri karşılığında, barışçıl nükleer teknolojilere erişim imkânının taahhüt edildiği büyük bir “pazarlık” olarak karşımıza çıkmaktadır. NPT’de dikkat çekici bir diğer husus ise, nükleer silah sahibi olan ülkelerin, nükleer silahsızlanmayı sürdürmekle birlikte genel ve tamamen nükleer silahsızlanmayı sağlayacak bir sözleşme üzerine anlaşma sağlanacağını taahhüt etmiş olmalarıdır. Bunun yanında sözleşmeye taraf devlete, ulusal çıkarlarını korumak için sözleşmeyi imzaladığı tarihten doksan gün sonrasından başlamak üzere sözleşmeden ayrılma hakkı tanınmıştır. Bugüne kadar sözleşmeden resmen ayrılan tek devlet Kuzey Kore’dir.
NPT içerisindeki bazı maddelerin de sözleşmeye taraf devletler arasında ihtilafa yol açtığı görülmektedir. Örneğin anlaşmada; nükleer güvenlik denetimi yaptırmak şartıyla barışçıl amaçlı nükleer faaliyette bulunmanın ve bu faaliyet doğrultusunda tesisler kurmanın sözleşmeye taraf devletlerin “devredilmez hakkı” olduğu belirtilirken, çift kullanımlı zenginleştirme ve yeniden işleme teknolojilerinin kullanımının yasaklandığından açıkça bahsedilmemiştir. Anlaşmadaki bu açıklık, Brezilya, İran, Japonya tarafından zenginleştirme ve yeniden işleme tesislerine sahip olunabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Söz konusu bu devletler bu çerçevede, güvenlik denetimlerine bağlılık yönünden de farklılık arz etmektedir. Bu devletler içerisinde İran güvenlik denetimi taahhüdünü ihlal ederken, Brezilya katı nükleer denetim sisteminin uygulanmasına karşı çıkmıştır.
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Sözleşmesi, yukarıda ifade edildiği gibi nükleer silah sahibi olan devletler ve bu silahlara sahip olmayan devletler arasında belli yükümlülükleri karşılıklı olarak üstlenerek akdedilmiştir. Sözleşme bugüne kadar nispeten müspet sonuçlar ortaya koymuş olsa da hukuksal olarak fesih hakkı tanıyan bir sözleşme olmasından ötürü ilerleyen süreçte sözleşmeden ayrılan devletlerin olup olmayacağı şüpheli bir haldedir. Dolayısıyla diğer birçok uluslararası sözleşme gibi bu sözleşme de devletler tarafından, uluslararası politik alanın yapısına bağlı olarak sürdürülmektedir. Uluslararası politik alanda meydana gelecek önemli değişimler, sözleşmeye taraf devletlerin kararlarının günümüzdekinin aksi yönünde olmasında neden olabilecektir. Kaldı ki söz konusu sözleşme, devletlerin ulusal çıkarlarının gerektirmesi durumunda sözleşmeden ayrılabilecekleri hükmünü ihtiva etmektedir. Kuzey Kore’nin de sözleşmeden ayrılırken güvenlik endişesi taşıdığı yönündeki beyanları, bu duruma bir örnek teşkil etmektedir. Gelecekte uluslararası politik alanın alacağı hal bakımından hangi durumların devletler için ulusal çıkarlarıyla çatışacağı konusu, NPT’nin ileride yürürlükte kalıp kalmayacağı sorunsalı bağlamında önemli bir mesele olarak ortaya çıkmaktadır.

Azerbaycan-Ermenistan Çatışmalarına Tarihsel Bir Bakış

Azerbaycan’ın Tovuz bölgesinde son dönemde yaşanan çatışmalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin de dikkatini çekmeye devam etmektedir. Yaşanan çatışmanın özünü anlamak maksadıyla tarihsel süreci incelemek elzemdir. Bu tarihsel çalışmada ise tarihin pek çok karanlık noktası aydınlatılacak ve Türkiye’deki tarih literatürüne bir takım yeni fikirler getirecektir.

Bölgede yaşanan gerginliğin geçmişe dayanan bir gerçekliğinin olduğunu söylemek mümkündür. Siyasi Tarih’ten haiz olduğumuz “Metternich Sistemi” durumunda başat güç nasıl ki Avusturya ise, Kafkasya tarihinin de bir bölümünde başat güç “Çarlık Rusya” ve “Sovyetler Birliği” olmuştur. Bu yüzden yapay bir Ermeni devletinin oluşum fikri I. Petro döneminde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Petro, güneye yolladığı ajanlara bölgede Rusya’nın faydalanabileceği halkı tespit etmeleri için emir verdiği gerçeğini bilmekteyiz. Bugün Rusya’nın Ermenistan’ın arkasında durmadığını iddia edenler, tarihsel gerçekliğin birtakım nüanslarını kaçırmaktadırlar. Örneğin, 1801’de İrevan Hanlığının Lori-Pembek bölgesine dahil olan Rus ordularının; Azerbaycan Türkleri’nin günümüze kadar gelen sistematik sürgünlerinin başlangıç noktası olarak saymak kaçınılmazdır. Rusların bölgedeki en asli amacı demografik yapıyı değiştirerek bölgede bir Ermeni çoğunluğun var olmasını sağlamaktı. İlerleyen tarihsel süreçte de amacın bu olduğunu açıkça görülmektedir. 1828 yılında Çarlık Rusya ve İran arasında imzalanan Türkmençay Antlaşması, kritik bir dönüm noktası olmaktadır. Türkmençay Antlaşmasından itibaren bölge, göçmen Ermenilerin yurdu haline dönüşmeye başladı.

Yapılan araştırmalardan yola çıkarak 1826-1828 yılları arasında Rus-İran ve 1828-1829 yılları arasında Çarlık Rusya ile Osmanlı arasında yaşanan savaşlardan sonra, Batı Azerbaycan’ın Ermeni nüfusu sûni bir şekilde bölgenin yerli halkı olan Müslüman Türk nüfusunun sayısına yetiştiğini okumaktayız. Türkmençay Antlaşması’nın ardından bölgeye İran Ermenisi olan 40.000 aile, 1829 yılında yapılan Edirne Antlaşmasına istinaden Anadolu’dan 84.000 Ermeni aile bu bölgeye göç ettirilmiştir. Bu göç süreci, bölgede yaşayan Azerbaycan Türklerine yönelik saldırıları (repressiya) ve toplumsal sürgünlerin sinyalini vermekteydi.

XVIII – XX. Yüzyılları arasında hem Çarlık Rusya hem de Sovyetler Birliği Kafkasya bölgesinin tamamında, Türk ve Müslüman kökenli bütün halklara sistematik bir şiddet uygulanmıştır. Hatta bir örnek verirsek Çarlık Rusya’sının sömürgelerinde uyguladığı “Slavlaştırma” politikasının birçok halkı tarih sahnesinden sildiği gerçeği de tarihin tozlu raflarında bir bilgi olarak bulunmaktadır.

Katerina’nın kumandanlarından olan Graf Valerian Zubova’ya verdiği emirle Azerbaycan’ın Muğan bölgesinde “Yekatirinaserd” (Yekatirinanın Kalbi) isimli bir kale kurdurmuştur. Burada dikkat çeken konu, bu kalede ikamet edecek Rus askerlerini Gürcü ve Ermeni kadınlarla evlenmeleri için teşvik etmiş ve bölgede kalmalarını istemiştir. Süreci izleyen dönemde Aleksander Gribodeyov Peterburg’a da bölgede kendini Türk olarak adlandıran halkı parçalayarak çeşitli isimlerle tanımlanmasını tatbik etmiştir. Bu Azerbaycan bölgesinde yaşayan Türklerini ismi ve kültürel bölme çabasının başlangıç aşamasıdır. SSCB döneminde de bölgede yaşayan halkın isminin spesifik olarak “Azeri” olarak adlandırılması, bu aşamanın devamı niteliğindedir. SSCB kâğıt üstünde Romanov hanedanını reddetmiş, pratikte de katletmiş olsa da devlet felsefesinin radikal bir değişime uğradığını söylemek zordur. Gorbaçov döneminde “Karabağ” bölgesinin, Ermeni tarihine dayanan bir bölgesi olduğu fikri sıkça konuşulmuştur. Azerbaycan Türkü tarihçilerinin Karabağ’ın tarihsel gerçekliğini kanıtlaması ile halledilen mesele, birliğin dağılmasıyla birlikte tekrar tezahür etmiştir. Bazı uzmanlara göre Sovyetler Birliği’nin dağılmasını hızlandıran olaylardan biri olarak da bu sorun zikredilmektedir. Ermeni milliyetçiliğinin tavrının anlaşılması için bu noktada bir virgül koymak manidar olacaktır. Karabağ bölgesinin tarihsel gerçekliğini aydınlatan Azerbaycan Türkü bir bilim insanını yanlış ameliyat eden Ermeni doktorlar ölmesine vesile olmuşlardır. Bu noktada Ermeni milliyetçiliğinin istedikleri hedefe ulaşmakta ne denli agresif ve sınır tanımaz olduğunu anlamak mümkündür. Ermeni ulusunun milli tarihi açısından hala kesinleşememiş pek çok konu da açıkça kesinliğini beklemektedir. Kaynaklar incelendiğinde, iki farklı çıkış noktasını gösterme durumu mevcuttur. Birtakım kaynaklar Ermeni halkını Medlere dayandırıyorken, birtakım kaynaklar da Ermenilerin kökeninin Urartulardan geldiğini iddia etmektedirler. Şu an için belki de en makul ortak nokta Hayylardan geldiklerine dair sunulan argümandır. Ancak bu konu da karanlık oluşunu korumaktadır. Ermeni halkı da tıpkı Yahudi halkı gibi, din-etnisite birlikteliğini gösteren bir anlayışa sahiptirler. Bu sebeple karmaşık bir coğrafyada kimlik bulmak da zorlaşmaktadır. Ancak muallak olan durumlardan biri de, kaynakların bölgede Gregoryen olan Türklerden de bahsetmesidir.

Tarihsel süreçte ortaya çıkan “Ermeni Vilayeti” ise muallak bir konudur. Bölgede yaşayan Ermeni nüfusu, Türk nüfusundan az olmasına rağmen büyük bir hengâme ile arkasına aldığı Rus desteği böyle bir vilayetin oluşmasını sağlamıştır. “Büyük Ermenistan” ideasının oluşumu ise daha ilginçtir. Ermenistan SSC’nin Sovyet tarihçiliği perspektifinde oluşturduğu tarih anlayışı bu ideayı perçinlemiştir. Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni 1923 yılında Bükreş’te Taşnak Partisi’nin toplantısında yaptığı açıklamalar, bazı nosyonlara açıklık getirmektedir. Anadolu’da yaşanan olayların üzerine konuşan Kaçaznuni “Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. “Türkiye’den denizden denize Ermenistan” talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türklerle savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?” diye anlatmaktadır. Ayrıca Kaçaznuni’nin Ruslar’ın oyununa geldiklerine dair sunduğu fikirler de kaçınılmaz bir gerçektir. Ermeni edebiyatından alıntılar yapmak ise makul fikirler vermektedir. Örneğin Demir Aşot romanı, agresifleşmiş Ermeni milliyetçiliğinin edebiyattaki tezahürüdür. Romanın kahramanı Aşot der ki: “Benim kılıcımdan Türk kanı akıp döküldüğünde ve ben o kanı ayaklarımla ezdiğimde rahatlayacağım.” Ermeni halkı için bir bağımsızlık sembolü haline dönen Nalbandyan’ın vasiyeti ise tavrı açıkça göstermektedir: “Ey Ermeni, eğer sokakta zehirli bir yılan gördüğünde öldürmüyorsan, sorun değil, yılandır… Lakin Türk görüp öldürmediysen, hainsin, vicdansızsın, halk düşmanısın, sen Ermeni değilsin!” Zori Balayan “Ocak” eserindeyse Türkleri insan eti yiyen, kan içen motiflerle imgelemiştir ve Türklerin onların asli düşmanı olduğunu söylemiştir.

Elbette ki her millet kendi faziletlerini, kahramanlıklarını ve pozitif karakteristiğini ortaya koyacak bir resmî ideoloji üzerinden yürümektedir. Bu garip bir anlayış olarak algılanmamalıdır. Ancak Ermeni resmî ideolojisi ve Ermeni milliyetçiliği, başka halklara olan düşmanlık üzerinden tasarlanmış ve tasarlanmaktadır. X.Abovyan’ın -ki kendisi Ermeniler için önemli bir figürdür- “Ermenistan’ın Yaraları” isimli eserinde bölgedeki Revan Hanlığının yönetici sınıfının ve bölge halkının Türk olmasına rağmen onlara bir kez bile böyle hitap etmediğini bilmekteyiz. Bölgedeki Türklerden Fars diye bahseder ve aynı zamanda onlara karşı absürt hakaretler eder ve iftiralar atar. Abovyan’dan dikkatinizi çekecek bir alıntı yapmak isterim: “Biz kendimiz gayet iyi biliyoruz ki Haç ve İncil bizim servetimizdir. Ermeni halkı on iki ve yetmiş iki Hristiyan halkından daha yüksektedir. Ermeni dindarlığı ve inanç sembolleri başka hiçbir halkta yoktur. Ancak gayri Hristiyanlar bizi mezhepten uzaklaştırıyor ve güçten düşürüyorlar…” İşte bu alıntı pek çok açıdan Ermeni milliyetçiliğinin tavrını anlamamızda elzem noktalar sunar. Ermeni milliyetçiliğinin nüanslarını sorgulamak ve yorumlamak onun kültürel değerlerini incelemekle anlaşılacak bir konudur. Ermeni edebiyatının önemli eserlerine göz gezdirmek elzemdir.

1918 yılında AHC hükümetinin bölgedeki Ermenilere karşı bir zorbalık yapmadığı gerçeği gün gibi ortadadır. Pek çok konuda ortak fikir ve yaşam tarzı bile tartışılmıştır. Resulzade önderliğindeki hükümet, Kafkasya’da yaşayan bütün halklara eşit ve dostane bir yaklaşım sergilemekteydi. 1917’de yaşanan Ekim Devrimi’nin ardından, Lenin’in amacı -tıpkı ondan sonra hedefini burası olarak görecek Hitler gibi- Bakü petrollerine ulaşmaktı. Bu sebeple bölgede kurulan AHC hükümetini reddetmiş, Bakü’yü işgal etme girişiminde bulundu. Uzunca bir süre direnen bölge halkına en ağır darbeyi Ermeniler, özellikle Stepan Şaumyan indirdi. Bakü Komünü gücü ile Bolşevikler’den destek alan Şaumyan 26 Temmuz 1918’de Bakü Sovyeti’nde yapılan seçimde yönetimi kaybeder. Gelelim Şaumyan’ın ve taraftarlarının Bolşevizme gönül vermediği de aşikâr bir biçimde ortadadır. Tarihsel süreçte her daim bölge halkını tahakküm altında tutmayan çalışan bir devlet ile entegre olma huyu, Şaumyan’ın ekibinde de bulunmaktadır. Keza süreç de böyle yaşanır. Şaumyan Bolşevikler’in Sovyet organından ve bölgeden ayrılacağını dile getirir. Bolşevikler olmadan Taşnaklar ve Menşeviklerden oluşan hükümet İngiltere ile anlaşır ve aynı gün General Thompshon Bakü’ye girer. Bunları bir kenara koyarsak Sovyet tarihi açısından Şaumyan’ın kimler tarafından öldürüldüğünün muallak olduğu bir durumda, Sovyet rejimi Dağlık Karabağ’da bulunan Hankendi’nin adını Şaumyan’ın şerefine “Stephanakert” olarak değiştirmiştir. Şaumyan’ın imgeleştirilmesi, geçmişe yapılan yolculukta; birtakım tavırların böyle imgeler üstüne kurulmasından kaynaklanmaktadır. Bugün Ermenistan’ın başkenti Erivan’da da Şaumyan’ın bir heykeli bulunmaktadır.

1918’de Taşnak Sütyun Parti’sinin bölgedeki Azerbaycan Türklerine yönelik kıyımını dönemin pek çok aydını tarafından okumaktayız. Güney Azerbaycanlı bir Marksist olan Seyid Cafer Pişeveri’nin bölgedeki olaylara ilişkin açıklaması şöyledir: “Ben 1918 yılının mart ayında Taşnakların vahşiliklerini, günahsız insanların, özellikle tarafsız İranlıların öldürülüp, kervansaraylarda cesetlerinin yakılmasını kendi gözlerimle gördüm. Bu çok vahim ve nefret uyandıran bir eylemdi.” Olayların incelenmesinde tarihsel açıdan en makul araştırma, bölgede o dönemde bulunmuş kişilerin yazılarını okumakla mümkündür. M.Kulka isimli bir turist, Bakü’de bu dönemde yaşanan olaylara yakından şahitlik etmiştir. O’nun görüşleri ise şu şekilde: “Ermeni askerleri Müslüman mahallelerine girip ahaliyi öldürüyor, kılıçlarıyla parçalıyor, süngüleriyle delik deşik ediyordu. Evleri yakıp, çocukları ateşin içine atarak diri diri yakıyor, üç dört günlük bebekleri süngülere takıyorlardı. Onlarda gerçek anlamda ne çocuğa ne yaşlıya ne de kadına merhamet etmek yoktu.

Bu noktada Ermeni ileri gelenlerinin, bölgede yaşayan sivil Türklere yönelik pek çok katliamının olduğu açık bir şekilde kaynaklarda mevcuttur. Bir savunma olarak, Azerbaycan arşivlerinde bulunan bu kaynakların yanlı olacağını iddia edenler elbet çıkacaktır. Ancak kaynaklar Azerbaycan arşivleriyle sınırlı değildir. Tiflis arşivlerinde, İran arşivlerinde ve Rus arşivlerinde de katliamların seyrine dair geniş ölçekte eser bulunmaktadır. Azerbaycan bölgesinde yaşayan Ermenilerin ırkçılığa veya ötekileştirmeye maruz kaldığına dair de herhangi bir argüman yoktur. Öyle ki, Rusların desteği ile Azerbaycan’ın pek çok bölgesini Ermeni valiler yönetmiş ve halka mezalim uygulamışlardır. Sorunun özünü teşkil eden kısmın ne olduğu ve neyi amaçladığı açık bir şekilde ortadadır. Bölgenin huzuru için agresif tavırda milliyetçilik yürüten Ermenistan’ın bu ideolojiyi bırakması gerekmektedir. Ancak Ermenistan hükümetinin tavrından ve anlayışından anladığımız kadarıyla yakın bir gelecekte böyle bir durumun olamayacağı da ortadadır. Azerbaycan Türkleri asırlardır bölgedeki bütün halklar ile huzur içinde yaşamayı şiar edinmiş bir felsefeye sahiptirler. Öyle olmasaydı şayet Mehmet Emin Resulzade şu altın kelimeleri cümleye dökmemiş olurdu: “İnsanlara hürriyet, milletlere istiklal!”

Orhun Abidelerinden Türk Milletine Sesleniş

Orhun Abideleri, Türk milletinin kadim tarihinin asırlar boyunca aktarılmasını sağlayan bengü taşlardır. Taşa kazınan bu tarihî eserler 8. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dikilmeye başlanmıştır. Taşlar, kaplumbağa kaide üzerine oturtulmuştur. Kaplumbağa, uzun ömür ve kalıcılığı temsil etmektedir. Nitekim yaklaşık 1300 sene öncesinden bugüne kadar gelerek de bizlere ulaşmıştır. Orhun Abideleri, Türkçe’nin ve Türk tarihinin ilk yazılı eseri olma özelliğini taşımaktadır. Türk isminin geçtiği ilk yazılı belgelerdir. Tarihi kayıtlar açısından çok daha eski devirlere dair bilgileri içeren Çin kaynakları mevcutken, şimdilik bilinen en eski Türkçe tarih kaynağımız Orhun Abideleridir. Yine dilimiz açısından da bilinen en eski metindir. Dil konusunda şunu da belirtmek gerekir ki abideler, dönemine göre çok gelişmiş bir dil yapısına sahiptir. Abidelerde kullanılan ifadeler bunu bize göstermektedir. Bu durum, Orhun Abidelerinden daha önce de böyle metinlerin var olabileceği konusunu, yani Türk dilinin daha da eski devirlere kadar uzanabileceğini düşündürüyor. Abideleri sadece tarih ve dil bakımından değil çeşitli konular içinde değerlendirmemiz mümkündür. Türklerde devlet felsefesi, inanma modeli, hükümdarın ve halkın görevleri, düşmanların yöntemleri, savaş taktikleri, tek bayrak altında yaşama ülküsü vb. konularda bilgiler ve uyarılar yer almaktadır.


Türkolog Muharrem Ergin, Orhun Abidelerini tercüme eden isimlerden biridir. Ergin, eserinin ön sözünde Orhun Abidelerini şu ifadelerle vasıflandırmıştır: “Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin. İlk Türk tarihi. Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri. Türk nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası. Türk askeri dehasının, Türk askerlik sanatının esasları. Türk gururun ilâhi yüksekliği. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği. Türk içtimai hayatının ulvi tablosu. Türk edebiyatının ilk şaheseri. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri. Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı. Yalın ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı. Bir kavmi bir millet yapabilecek eser. Asırlar içinden millî istikameti aydınlatan ışık. Türk dilinin mübarek kaynağı. Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulade işlek örneği. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil. Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250 sene öteye götüren vesika. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan eser. İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı…” Erol Güngör ise Orhun Abideleri için, “Türk’ün bütün tarihi kaybolsa, sadece Orhun Abidelerine bakarak bu milletin yüksek medeniyetini, devlet kurucu dehâsını, ahlâk ve faziletini, askerî kahramanlığını, devlet ve kanun anlayışını öğrenmek mümkündür.” Demiştir.


Siyasetname-nasihatname geleneğinin Türkçe’deki ilk örneği olarak da Orhun Abidelerini söyleyebiliriz. Orhun Abidelerinin bir diğer önemli özelliği de devlet ve millet şuurunu yansıtmasıdır. Göktürklere, kendilerinden önce tevarüs etmiş bazı hasletler mevcuttur. Mesela milliyetçilik. Milliyetçilik fikrinin genel olarak Fransız İhtilali ile 19. yüzyılda yaygınlaştığı söylenir. Ancak Türkler için durum farklıdır. Türklerde milliyetçilik fikrini Göktürklerden de önceye Hunlara kadar götürmemiz mümkündür. Hun İmparatorlarından Çiçi Yabgu’nun M.Ö. I. asırda îrâd ettiği nutukta, atalardan miras olarak yalnızca ülke ve devletin kalmadığını, hürriyet ve istiklâlin de bu miras içinde olduğunu söylemiştir. Bu nutkun geçtiği Çin kaynaklarını inceleyen Alman Sinolog Hirth: “Tarihte milliyetçiliği devlet siyasetinde temel yapan ilk devlet adamı Çiçi’dir.” Demektedir. Orhun Abidelerinde de milliyetçilik fikrini görmemizin temelinde, Hunlara kadar giden bir serüven vardır. Türk milleti tarih boyunca esareti kabul etmemiş, bağımsızlık ve istiklâl uğruna her şeyini feda etmeyi göze almıştır. Bu noktadan bakıldığında da Türklerde milliyetçilik fikrinin oluşmasında belirli bir tarih veya olay vermek yerine Türk milliyetçiliğinin bir ruh olarak asırlardır aktarıldığını söylemek daha doğru olacaktır. Orhun Abidelerinde de buna dair örnekler mevcuttur. Özellikle hükümdarın kendini ifade ettiği sözlere bakılınca hem ideal bir devlet adamı hem de milliyetçilik duygusunun örneklerini görebiliriz:
“Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı, kağan olarak tahta oturttu. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İşte aşsız, dışta çıplak; düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. Küçük erkek kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük erkek kardeşim Kül Tigin ile, iki Şad ile beraber öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım.” Kül Tigin Anıtının doğu yüzünde geçen bu ifadelerde de görüldüğü gibi milleti için gece gündüz demeden, Türk adı ve sanı yok olmasın diye çalışan bir hükümdar görmekteyiz. “Türk milletinin adı sanı yok olmasın” ifadesine, abidelerde birkaç yerde daha rastlamaktayız.

Abidelerde, Türk milletinin birlik içinde olması gerektiğine dair mesajlar da verilmektedir. Türk milletini, ateş ve su gibi zıtlaştırmadan tek bayrak altında toplama çabası da bize Türklerde Turan ülküsünün tarihini gösteriyor. Abidelerde “Tanrı lütfettiği için” ifadesine rastlamaktayız. Mesela Bilge Kağan babasının yaptıklarından bahsederken, “Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş.” İfadelerini kullanmıştır. İslamiyet öncesi Türklerdeki Tanrı inancı ve Kut anlayışının da abidelere yansıdığını görmekteyiz.
Milletine uyarılarda bulunan Bilge Kağan’ın sözleri sadece yaşadığı çağda geçerli olmayıp, hâlâ devam eden sorunlara karşı söylenmiş sözler gibi durmaktadır. Kardeş kavgalarını eleştirirken, devlet yönetiminde akılsız kişilerin olmasının kötü sonuçlara yol açacağını da anlatmıştır. Burada liyakat vurgusunu görmekteyiz. Düşmanlarına karşı uyanık olmayı söylerken, Çin üzerinden verdiği örnekte olduğu gibi, “Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin!” Burada Çin üzerinden anlatılan örnek aslında tüm düşmanlara karşı bir uyarı niteliğindedir. Türk milletinin, eğer düşmanın sözüne veya malına kanarsa öleceğini söyleyerek uyarmaktadır. Burada ölmek ifadesini, kültürel olarak yok olmak olarak da düşünebiliriz.


Bilgisiz kağanın tahta oturmasından dolayı yaşanan sıkıntılardan da bahsedilmektedir. “Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine, beylik erkek evladı kul oldu, hanımlık kız evladı cariye oldu. Türk beyleri Türk adını bıraktı.” Türk milletinin Çin’e aldandığı zaman başına neler geldiğini anlatırken, Türklerin düşüncelerini de yansıtmaktadır: “Türk halk kitlesi şöyle demiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, kağanım hani, ne kağana işi gücü veriyorum der imiş. Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden yine teslim olmuş.” Çinliler, esir düşen Türkleri askerlik dahil bazı işlerde kullanmıştır. Bu nedenle illi millet idim ilim hani, kağanlı millet idim kağanım hani, denilmektedir. Çin devleti ve hükümdarı için çalışmaktan dolayı Türklerin pişmanlık duyduğunu da anlamaktayız. Esareti kabul etmeyen Türkler isyanlarda bulunmuşlardır. Çin kaynaklarında bunlar anlatılmaktadır. Türklerin kendilerine karşı isyan ettiğini gören Çinliler ise buna karşı çözüm yolları aramaya başlamıştır. Kimisi Türkleri dağıtarak farklı köylerde barındıralım demiştir, kimisi de Türklere o kadar iş yaptırmalarına rağmen öldürmeyi yani soykırımı düşünmüştür. Abidelerde buna da yer verilmiştir: “Bunca işi gücü verdiğini düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş.” Buna karşı ise Tanrının, Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye İlteriş Kağanı ve İlbilge Hatunu Türklerin başına getirdiğini ve Tanrı kuvvet verdiği için İlteriş Kağanın askerlerinin kurt gibi, düşmanının ise koyun gibi, olduğunu söyler. İlteriş Kağan’ın, ilsizleşmiş, kağansızlaşmış, kul ve cariye olmuş, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadın töresince yetiştirip, tanzim ettiği de belirtilmektedir.
Orhun Abidelerindeki fikrî yapı ve düşünce dünyası Türklük var oldukça devam edecektir. Abidelerde yazılanları okurken, aslında bugünkü pek çok iç ve dış olaylara dair benzer örnekler görmek de mümkündür. Bu örnekler üzerinden günümüzdeki meseleler için çıkarımlar yapabiliriz. Orhun Abidelerinin fikrî yapısı içinde, vatan ve bağımsızlık duygusunu, millet olma şuurunu, milliyetçilik fikrini görüyoruz. Yine üzerinde en çok durulan kavramlardan biri töredir. Törenin kapsamlı bir anlamı vardır. Orhun Abidelerinden sonraki eserlerde de töreye vurgu yapıldığını görmekteyiz. Kutadgu Bilig’de, beylik iyi bir şeydir fakat ondan daha iyi olan töredir, ifadesini, yine Kutadgu Bilig’de, beylik töre ile ayakta durur, sözlerini görmekteyiz. Divânu Lugâti’t-Türk’te, il gider töre kalır, ifadesi geçerken Orhun Abidelerinde de, üstte gök basmasa, altta yer delinmese ilini töreni kim bozabilir, denilmektedir. Sadece töre örneği üzerinden gidildiğinde dahi abidelerin fikrî yapısına dair bazı düşünceler ortaya çıkabiliyor. Bunun gibi diğer konularda da incelemeler yaparak abidelerin ruhunu anlamamız gerekir. Her Türk ferdinin bu eseri okuduğunda kendine dair bir çıkarımı olacaktır. Millî şuur ve tarih bilinci kazanılması açısından bu eserin öğrencilere de okutulması gerekir. Bu sayede Türklük şuurunu ruhunda mezceden Türk evladı atalarına layık olabilmek için daha fazla çaba sarf edecektir. Unutulmamalıdır ki Orhun Abideleri bir kurgusal metin değil, Türklük şuurunun taşa kazanmış ilk vesikaları ve Türk milliyetçiliğinin ilk yazılı eseridir.

 

Kaynakça:
Ahmet Bican Ercilasun, Türk Kağanlığı ve Türk Bengü Taşları, Dergâh Yayınları, 2016.
Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Yayınları, 1997.
Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, 1989.
Yavuz Tanyeri, Göktürk Yazısı ve Orhun Türkçesi, Boğazi

COVID-19 Temalı Siber Saldırılar Sağlık Kuruluşlarını Vurdu

Korona virüs pandemisi sırasında, COVID-19’a verilen yanıtın ön saflarında olması nedeniyle hükümetlerin tıbbi kuruluşlarını hedef alan siber saldırılarda ciddi bir artış oldu.
Çevrimiçi güvenlik danışmanlığı tarafından yapılan bir analiz sonucu, COVID-19 temalı saldırıların genellikle hükümetlerin sağlık kuruluşlarına yönelik olduğunu gösteriyor. Örnek olarak, Kanada’daki tıbbi araştırma üniversitesi, Japonya’daki bir sağlık araştırma enstitüsü ve bir Koreli kimyasal üreticiye yönelik, bir dizi saldırılar gerçekleştirildiği analiz sonucunda ortaya çıkıyor. Analiz sonuçlarına göz atacak olursak;
>Saldırıların çoğu, fidye yazılımı saldırıları şeklinde gerçekleşen kimlik avı kampanyaları veya bilgi toplamak için tasarlanmış ‘infostealer’ adlı kötü amaçlı yazılım aracılığıyla gerçekleştirildi. Bazı kimlik avı e-postaları sahte bir Dünya Sağlık Örgütü (WHO) e-posta adresinden gönderilirken, diğerleri görünüşte korona virüse karşı yanıtta kullanılan ekipman sunan şirketlerden geliyordu.
>Geçtiğimiz ay siber suçlular, Birleşik Krallık hükümeti ile korona virüs projeleri üzerinde çalışan Londra merkezli sözleşme araştırma organizasyonu (CRO) Hammersmith Medicines Research’e fidye yazılımı saldırısı başlattı. Saldırıyı kurumun BT personeli püskürtmeyi başardı, ancak bu püskürtme bilgisayar korsanlarının (Labirent grubunun) verileri çalmasına ve 2.300’den fazla hastanın hassas bilgilerini yayımlamasına engel olmadı. Labirent grubu daha önce pandemi devam ederken korona virüs araştırmasına katılan hiçbir kuruluşa saldırmama sözü vermişti ancak sözünü tutmadı.
>İlaç firması Merck, 2017 yılında, ilaç ve aşı üretimini sekteye uğratan ve şirkete 135 milyon dolara zarar veren WannaCry fidye yazılımı saldırısının vurduğu bir dizi şirket arasında yer aldı. Ayrıca BT sistemlerinin güvenliğini sağlamak için yaklaşık 175 milyon dolar para harcadı.
>Geçen yıl Bayer, Çin merkezli Winnti hack grubundan kaynaklandığı düşünülen ve çözülmesi aylar süren bir saldırıya, bir yıl süre ile maruz kaldığını açıkladı.
Microsoft Saldırılara Karşı Çalışmalarını Hızlandırdı
>Kimlik avı ve diğer e-posta saldırıları gerçekleşirken, korona virüsten bahseden kötü niyetli e-postaların hacmi çok fazla. Müşteriler Microsoft’un bu tür saldırılardan korunmaya yardımcı olmak için neler yaptığını ve kendilerini daha iyi korumak için neler yapabileceklerini soruyorlar. Microsoft bu nedenle, otomatik algılama ve sinyal paylaşımının müşterileri korumak için nasıl çalıştığını ve kimlik avı girişimlerinden korunmak için kişisel olarak kullanabileceğiniz bazı en iyi uygulamaları paylaştı.
>Saldırı haberlerine yanıt olarak Microsoft, genellikle siyasi gruplar tarafından kullanılan AccountGuard tehdit bildirim hizmetini sağlık kuruluşlarına, insan hakları ve insani gruplara ücretsiz olarak sunmaya başladı. Microsoft pandemi azalıncaya kadar hastane, bakım tesisleri, klinikler, laboratuvarlar ve ön hizmetler sunan klinisyenlerin yanı sıra ilaç, yaşam bilimleri ve tıbbi cihaz şirketlerine ücretsiz erişim sağlanacağı ve ücretsiz destek verileceğini açıkladı.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsüne Dair

Türk devleti tarih boyunca taarruzlara, yaylım ateşlerine maruz kaldı.

Ancak bu kutlu devlet, açık veya zımni tazyiklere ve ihanetlere rağmen yeryüzünde binlerce yıl varlığını sürdürdü ve gelecek binlerce yıla doğru kanatlanıyor.

15 Temmuz bu zincirin son halkalarından.

Devletimizin birimlerinde atom bombası hüviyetiyle hücreleşmiş ve bir volkanik gürültüyle çıkacağı günü beklemiş profesyonel bir ihanet.

Evet, ihanetin profesyoneli de var. Bir akademik titizlikle vatan coğrafyasında ulvi ve kutsi değerleri kalkan edinmek suretiyle kaleler inşa ettiler.

Bu kalelerin içinde Georgelerin Mikelerin çizdiği senaryolara Ahmetleri Mehmetleri “oyuncu” ve “figuran” yaptılar.

Yüzlerce memleket evladı şehit oldu. Binlerce gazimiz var. Ekonomiden, dış politikaya ülkemizde açtığı tahribat da cabası.

Dün Anadolu’da insanları Allah, Peygamber sohbetleri ve ulvi bahislerle etkilemeye çalışanlara bakınız. Bugün Avrupa’nın ABD’nin çeşitli mecralarında PKK ile kol kola Türkiye aleyhine müşterek faaliyetler tertip ediyorlar.

Dün Fuller’in referansıyla ikamet izni alanlar bugün referansa ihtiyaç duymaksızın beynelminel bir ajan statüsüyle taşeronluk kavillerinin icaplarını yerine getiriyor.

Unutulmamalı, FETÖ zafiyetlerimize sızan bir şebekedir.

Yani geri kalmışlığımızın, hukuk ve demokrasi perspektifimizin, onlarca yıllık kutuplaşmalarımızın, maddi, manevi tüm zafiyetlerimizi kendisine barut yapmış bir şebekedir.

Türk devleti teknik kalkınma hamlelerinde, savunma sanayiinde, eğitimde, ekonomide, kalkınma ve hukukî, ilmî sahalarda ne kadar yükselirse yarının Fetölerinden o kadar sıyrılacak, değerlerimizi istismar üzerinde inşa edilen küresel zehirlerden o kadar arınacaktır.

15 Temmuz’u Türk milleti, bileğiyle ve yüreğiyle büktü. Ancak 15 Temmuz’un tesirlerini ancak akılla, stratejiyle ve teknik donanımla bükebiliriz. Yürek ve bilek meselenin özündeki cevherdir. Akıl, ilim ve strateji o cevheri dinamikleştirecek yegane disiplinlerdir.

Biliyoruz ki; tankın altında kalan canımız olmasaydı bayrağımız olacaktı!

Kurşun gövdelerimizdeki kalbe isabet etmeseydi devletimizin kalbine isabet edecekti!

Binlerce yıldır şehadete vasıl olan yiğitler sayesinde hükmünü icra ettiren Türk milleti, yine bekasını şehidi ve gazisiyle temin etti. Allah onlara layık bir millet eylesin.

15 Temmuz FETÖ ihaneti esasen -bu yönüyle- Fetöyle cisimleşmiş bir küresel saldırıdır. Devletimize ve milletimize yönelik postmodern bir suikasttır.

Sebeplerine ve sonuçlarına yönelik analiz ve stratejiler sloganla ve coşkudan ziyade devlet ciddiyeti ve tarihi birikim ve tecrübemizle ele alınmadığı sürece tehdit bertaraf edilmiş olmayacaktır!

Türk milleti; yeryüzünde medeniyet inşa etti. Asırlarca o medeniyetin tesis ettiği adeletin gölgesinde onlarca kavim ve millet refah içinde yaşadı.

Bu açıdan milli ikbalimize dair çözüm asli hüviyetimizdedir! Batıdan yahut dünyanın herhangi bir yerinden -bizden olmayan- mahfillerin öz yahut üvey evlatlığına talip olanlar bu memleketin duvarına toslar.

O duvar Türklük ve İslamiyet duvarıdır. Mayası ve hamuru Metahan’da karılmış, Saltuk Buğra Han’da yoğrulmuş olan bu duvar, ne Atlantik ötesinin okyanus dalgalarıyla yıkılır ne de Çin seddinin görkemiyle dağılır!

Şehitlerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle yad ediyor 15 Temmuz FETÖ Darbe teşebbüsünü lanetliyoruz.

Allah devletimize zeval vermesin. Türk dünyasının ve Türk-İslam aleminin ümit kapısı olan coğrafyamızda ebedi huzur ve sükûn ihsan etsin.

 

HUKUK VE FİKİR PLATFORMU